human choroinic gonadotropin
21
Şub

İstanbul’un Fethi

   Posted by: zbahadir   in Savaşlar

Coğrafi, jeopolitik durumu ve tabii güzellikleriyle dünyada bir eşi daha olmayan önemli şehirlerden biri İstanbul, o zamanlar Konstantinapol diye anılırdı Bu şehir 29 Mayıs 1453’te, zamanın genç padişahı II. MEHMET ve Osmanlı ordusu tarafından bu son kuşa­tılmasında, Müslüman Türklerin eline geçti. Son İmparator KONSTANTİN DRAGOZES PALEOLOS idi. Kale savunmasında çok tecrübeli ve ustalaşmış Bizans ordusu ve halkı, yardımcı kuvvetler­le 53 gün dayanabilmiş, sonunda ise İstanbul FATİH SULTAN MEHMET ve onun kahraman ordusunun eline geçmişti. Şimdi okuya­cağınız mücadele işte böyle bir savaştır. Bu da Osmanlıların zaferiyle neticelenmiştir.

İstanbul'un Fethi

Bu zaferle; Ortaçağ son bulmuş, Yeniçağ açılmıştır. Birçok Os­manlı padişahının, birçok kral, emir ve büyük komutanların yüz bin­leri aşan ordularıyla sahip olmak istedikleri bu şehri ele geçirmeyi, Osmanlı Türk ordusunun başkomutanı genç padişah II. MEHMET gerçekleştirmiş ve FATİH unvanım almıştır.

Son Peygamber Hazreti MUHAMMED MUSTAFA (sav) fetih­ten yüzyıllarca önce bir hadis-i şeriflerinde;

” İstanbul elbet feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne gü­zel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” buyurmuşlar­dır.

Bu güzel komutan; büyük Osmanlı padişahı II. MEHMET, o güzel asker de Osmanlı askeri olmuştur.

Fatih, büyük devlet adamı, ünlü komutan II. MURAT’IN oğlu­dur. 1451 yılında babasının ölümü ile ikinci defa Osmanlı devleti­nin başına geçmişti. Küçük yaşlarından itibaren çok ciddi bir eğitim ve öğretimle yetiştirilmişti.

1432 yılının Mart ayının 29’u 30’una bağlayan gece sabaha karşı Edirne sarayında doğmuştur. Devletin 7. padişahıdır. Babası II. Murad, annesi HÜMA Hatun’ dur.

Fatih’in çocukluk çağında, okuma yazma öğrenmekten ziyade zamanın çoğunu çocuk oyunlarıyla, ata binme, cirit ve ok atma gibi sportif hareketlere verdiği söylenir. Yalnız babası II. Murad; bil­giye, tekniğe çok değer veren, zamanın bilginlerini etrafında topla­yan, kültür müesseseleri kuran ve geliştiren, ilim ve irfan sahibi, dikkatli, ince ruhlu hassas bir insandı. 11 yaşında Manisa’ya gön­derdiği oğlu Mehmet’in çok iyi yetişmesini, O’nun devletin başına geçtiği zaman ülkeye yararlı olmasını istiyordu. Kendisine tanıtılan, otoritesi ve ciddiyetiyle, bilgisiyle ünlü Molla Gürani’yi de oğlu­nun yanına katmış, Molla’yı oğlunun yetiştirilmesine memur etmiştir. MEHMET okumak istemezse ve icap ederse dayak bile atabilece­ğini tembihlemişti. Buna lüzum kalmadan Molla Gürani’nin ken­disine has usulleriyle Şehzade MEHMET mükemmel yetiştirilmiştir. Zekâsı, istidadı ve davranışları bakımından kendine has bir yaradı­lışta olan Şehzade, yaşı ilerledikçe okuma ve yazmanın yanında birçok bilgilerle birlikte Arapçayı ve Farsçayı da öğrenmiştir. Ay­rıca babasının sonradan gönderdiği Molla Hüsrev ve Molla İbn-i Temcit gibi büyük ve kudretli hocalarının gayretleriyle bir ilim ada­mı oldu canadianviagras.com. Yine Maııisa’da yanından hiç ayırmadığı hocası Akşem­seddin’in de kendisine savaş sanatını öğrettiği ve O’nu mükemmel bir savaşçı ve komutan olarak yetiştirdiği anlatılır. II. MEHMET öğ­rendiği yabancı dillerden başka Latinceyi, Rumcayı da öğrendiği ve iki dili de konuştuğu bilinmektedir.

Babası II. Murad’ın istirahat düşüncesi, oğlunun padişahlığını sağlığında görme arzusuyla hükümdarlığı 13 yaşında iken kendisine bırakması tarihi bir olay olmuştu. Büyük bir devletin başında çocuk yaşta birinin bulunmasından etrafındaki devlet adamlarıyla yeniçe­riler memnun olmamış, aynı zamanda bunu fırsat sayan Karamano­ğulları’ndan İbrahim Bey’in kışkırtması ve Papa’nın da teşvikiyle Osmanlı ülkesi sınırlarını geçen Haçlılar, Rumeli’nde bazı başarılar göstermişlerdi. Bunun üzerine Sultan Murad tekrar padişah olmuş ve Şehzade Mehmet, hocası Molla Hüsrev’le yine Manisa’ya döne­rek eğitim ve öğretimine yeniden başlamıştı. 1451 yılında babası ölünce bu sefer 19 yaşında güçlü ve kudretli olarak devletin başına geçmişti.

İlk işi hocalarıyla birlikte o zamanın ünlü bilginlerini etrafına toplamak oldu. II. MEHMET, devletin idaresi ve yapacağı işleri da­ima hocalarına danışır, onların fikirlerini alırdı. Bu genç padişahın eski ve yeni ilimleri tam olarak kavramış bulunması, kendisini insanüstü davranışlara götürdüğü görülüyordu.

Dedesi Çelebi MEHMET ve babası II. Murad gibi ilim ve tekniği çok seviyor, bu yönden de ülkesine büyük hizmetler veriyordu. Ül­kede ilk defa kurduğu medreselerle bu gün­kü modern üniversitelerin (İstanbul Üniversitesi’nin) temelini at­mıştı. Hükümdarlığı 1481 tarihine kadar çocuk yaştaki padişahlığı dışında 30 yıl 2 ay 19 gün sürmüş ve ömrü 49 yıl 7 ay 5 gün devam etmişti. Bütün ömrü bir savaş alanından diğerine giderek geçmişti. Bu süre içinde 2 imparatorluk, 4 krallık, 6 prenslik, 5 dukalık olmak üzere 17 devleti dünya haritasından silerek, topraklarını kendi ülke­sine kattı. Zamanında bütün Balkan yarımadası Osmanlı hâkimi ye­tine girdi. Karadeniz bir Türk gölü haline gelerek, Boğazlara tam hâkim olup, Çanakkale ve İstanbul boğazlarından izinsiz kimsenin geçmesine imkân verilmedi.

Yurdu elinden alınmış, yüreği yanık Bizanslı tarih yazarı Krita­vulos, yazdığı tarih kitabında II. MEHMET hakkında şu bilgileri ver­mektedir:

Zekâsı, istidadı ve davranışları, eski ve yeni bilgilere tam olarak vakıf olması kendisini insanüstü yöne götürmüş olan II. MEHMET, mükemmel bir hükümdardı. Zamanında yurdunun yönetimini ara­lıksız denetler ve adil bir şekilde yürütürdü. Başladığı işi ihmal et­mez, bugünün işini yarına bırakmaz, her işini günü gününe yapar bütün problemlerini hallederdi. Tek düşüncesi yurdunda yaşayan vatandaşlarının, din ve ırk ayrımı yapmadan hepsinin mutlu ve mü­reffeh bir ömür sürmeleri idi. Bunda başarılı olmuştu.

Fatih Sultan MEHMET, hayatı boyunca Osmanlı tarihini şeref ve şan sayfalarıyla doldurmuş, ülkesini gün be gün daima ileriye götürmüş ve büyütmüştür. Bir çağı kapayıp yeni bir çağı açan, İstanbul semalarında vaveyla koparan çan seslerini, her taraftan du­yulan Ezan-ı Muhammedi sesleriyle susturan, Hıristiyanlık dünya­sına adaletin, medeniyetin ve faziletin ne demek olduğunu öğreten yüce komutan Fatih Sultan MEHMET; 1481 ’de güvendiği hain el­lerce öldürülmüştür. Kendisini emanet ettiği hekimleri (doktorla­rı) ona ihanet etmişler, onu yavaş yavaş zehirlemişler ve öldür­müşlerdir. 49 yaşında olmasına rağmen günden güne elden ayak­tan kesiliyor, bu koca çınar kökünden çürütülerek yok ediliyordu. Son günlerinde rengi sapsarı, benzi solgundu. Önüne getirilen en nefis yemekleri bile yiyemiyor, gün geçtikçe eriyordu.

1481 yılının parlak güneşli, sıcak bir Mayıs günü, başta Roma olmak üzere, bütün Avrupa devletlerinin merkezlerindeki bütün kiliselerden çılgınca çan sesleri dünyayı ayağa kaldırıyor, papanın emriyle bütün kiliselerde toplanan Hıristiyanlar şükran ayinleri yapıyorlardı. Bütün Avrupa, görülmemiş bir sevinç coşkun1uğu içinde çalkalanıyordu. İstanbul’dan atları çatlatarak yetiştirilen ha­ber, Avrupalının yüzünü güldürmüştü. Büyük kartal ölmüştü. Bir gün evvel bütün Avrupa panik içinde bekleşiyor, ’Türkler geliyor’ avazeleriyle ağlaşırken ve bütün krallar titreşirken, bu ölüm habe­ri bütün Müslümanları ağlatıyor, Avrupa’yı güldürüyordu.

Papa’nın ve bütün kralların tek düşünceleri, bu büyük kahra­mandan nasıl kurtulacakları idi. Batı’nın tarih yazarlarından öğre­niyoruz: II. MEHMET ne pahasına olursa olsun zehirlenecek ve yok edilecekti. Zehirlenme 14 defa denenmiş başarı elde edilememişti. Nihayet Papa IV. SİXTUS, padişahın Yahudi dönmesi doktoru Yakup Paşa’yı büyük paralar karşılığı satın almış, bu hekim tara­fından hazırlanıp ilaç niyetine içirilen zehirle Fatih Sultan MEHMET zehirlenerek öldürülmüştü. Hem de gerçek öğrenilince kendi­sinin parça parça edilerek öldürüleceğini bile bile bu ihaneti yap­mıştı.

Fatih Sultan MEHMET, 1481 baharının başlarında ordusunu en kuvvetli bir şekilde hazırlamış ve Boğaz’ı karşıya geçerek sefere çıkmıştı. Hedef büyük ihtimalle ROMA idi. 25 Nisan 1481 günü Fa­tih Sultan MEHMET nereye gidileceğini en yakınlarından bile gizli tutmuş, hatta

“Nereye gittiğim i sakalımın bir kılı bile bilse onu koparıp ata­rım” diye meşhur sözü darb-ı mesel olmuştu. İstanbul’dan sonra Ro­ma’yı da kendi toprakları içinde görmek en büyük isteğiydi. Ne var ki hastaydı. Gebze’ye vardığı zaman hastalığı iyice arttı. Kendisini bitkin hissediyordu. 3 Mayıs 1481 günü verilen şerbeti içtikten son­ra her tarafından kanlar boşanarak can verdi. Ölmeden önce son söz­leri:

“Tabipler neden bana kıydılar, neden ciğerlerimi, canımı kana boyadılar” olmuştur.

Y.eni çağı açan Fatih Sultan MEHMET artık yaşamıyordu. Bu su­retle İtalya üzerindeki tehdit şimdilik kalkmıştı. Bütün Avrupa’nın bayram yapmasının sebebi buydu. Yaşasaydı; Avrupa haritası baştanbaşa değişecekti. Ölümünün, düşmanlarını bu kadar sevindirme­sinin tek sebebi işte buydu. Fatih Sultan MEHMET, Batı uygarlığıyla doğrudan temas kuran, dünya yeniliklerini aralıksız izleyen, gördü­ğü yenilikleri yurdunda uygulayan bir devlet adamı, İstanbul’u fet­heden büyük komutan olarak anılacaktır. Nihayet diyebiliriz ki; Fa­tih Sultan MEHMET, Osmanlı tarihinin gelmiş geçmiş en büyük pa­dişahlarından biri, belki de en büyüğüdür. (Allah rahmet eylesin… )

İSTANBUL’UN TARİHÇESİ:

İstanbul şehri; Yunanistan’da yaşayan MEGARALILARIN kralı BİZANS tarafından kurulmuştur.

Megaralılar, Atika yarımadasının güneybatısındaki Ejina körfe­zine yakın MEGARA şehrinde yaşarlardı. Buradan gemiyle İstan­bul’ a geldiler. İlk olarak bugünkü Sarayburnu denilen yere yerleşti­ler. Bu şehir, bu tarihten itibaren kralların ismiyle tarihe geçti. Bi­zans şehri, Karadeniz boğazının üzerinde bulunuyordu. Asya kıtala­rıyla Avrupa kıtasının birleştiği yerde olan bu şehrin önemi ilk defa Iran kralı DARA zamanında anlaşıldı.

MEDYA savaşlarında bir süre İranlıların eline de geçti. Fakat Yunanistan’ın Isparta kralı tarafından kısa bir süre sonra kurtarıldı. Miladi 323 tarihinde KONSTANTİN, ROMA imparatoru oldu. Ro­ma şehrinin imparatorluk merkezi olamayacağını, siyasi, sosyal ve askeri zorluklar çıkması üzerine, Yunanistan’ın eski ve tarihi şehri olan Bizans şehrinin önemini düşünerek ROMA İmparatorluğu’nun devlet merkezini buraya taşıdı. Ve Bizans’a o tarihten itibaren KONSTANTİNOPOLİS adı verildi. İstanbul bu sıralarda putperestlerin şehriydi. Koruma düşüncesiyle şehrin etrafı yüksek ve kuvvetli sur­larla çevrilmişti.

ROMA İmparatorluğu, milattan sonra 395 tarihinde ı. TEODOSYÜS’ün ölümüyle Doğu Roma İmparatorluğu, Batı Roma İmparatorluğu diye ikiye bölündü. Sonra yıkıldı ve tarihten silindi. Yalnız Doğu Roma İmparatorluğu daha bir süre devam etti. Ve Or­taçağ devamınca da yaşama başarısı gösterdi. Bu şehir kurulduğu ta­rihten itibaren önemi dolayısıyla tam 29 defa düşmanları tarafından kuşatıldı. Bu 29 kuşatmanın 17’sini Yunanlılar, Romalılar, Bizans imparatorları, Bulgarlar, İslavlar, Rumlar, Latinler yapmışlardır. Bu kuşatmaların 7’si Müslüman Araplar tarafından, Yi de Osmanlı pa­dişah1arınca yapılmıştır.

ÖNCEKİ MUHASARALAR VE 29. KUŞATMA:

Şimdi İstanbul şehrinin kuşatmasına adını koyanları birer birer gözden geçirelim.

1. kuşatma, M.Ö. 477’de Yunanlı Avsaniluyas tarafından,

2. kuşatma, M.Ö. 410 yılında yine Yunanlı komutan ALKİBİ­YADES komutasındaki bir Yunan ordusuyla denenmiştir.

3. kuşatma, M.Ö. 347 yılında, tarihte büyük komutan olarak ün yapmış olan İskender’in babası PHİLİPHES tarafından yapılmış, bir ba­şarı elde edilememiştir.

4. kuşatma, M. 194 yılında Roma İmparatoru SEPTİMUS SE­VERUS komutasındaki Roma Ordusu tarafından yapılmış ve üç yıl sürmüş, surlar içinde açlık, hastalık yüzünden mukavemet kırılmış ve şehir ele geçirilmiştir. Yağmalarla şehir harap edilmiş ve halkı da kılıçtan geçirilmişti.

5. kuşatma, M. 313 yılında Sezar Maksimus tarafından yapıl­mıştır.

6. kuşatma, M. 315 yılında Büyük Konstantin tarafından gerçekleştirilmiştir.

7. kuşatma, M. 616 yılında İran hükümdarı KEYHÜSREV’in ordularıyla yapılmıştır.

8. kuşatma, M. 636 yılında A VARLAR tarafından yapılmıştır.

9.kuşatma, 654 yılında 3. Halife Hazreti Osman zamanında Su­riye’nin Şam Valisi Muaviye’nin komuta ettiği Arap ordusuyla ya­pılmıştır.

10. kuşatma, 668 yılında Hazreti Muaviye’nin halifeliği zama­nında oğlu YEZİD komutasında bir Arap ordusuyla yapılmıştır. Bu savaşa Peygamberimizin sancaktarı Ebu Eyyub El Ensari de katıl­mış ve bu savaşta şehit olmuş, Haliç’in son kesiminde toprağa veril­miştir. (Fatih Sultan MEHMET’İN İstanbul’u kuşatmasında 29 Ni­san 1453 gecesi Hocası Akşemseddin tarafından mezarı keşfedilmiş buraya bir cami yaptırılmış, adına Eyüb Sultan Camii denilmiştir.) YEZİD’in bu kuşatmasına ashaptan İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zü­beyde gibi büyük kişiler de katılmıştı. Rum ateşinin (Grejuva) yakı­cı ve öldürücü etkisi, ordu içinde çıkan hastalıklar yüzünden başarı­lı olunamamış geri dönülmüştür.

11. kuşatma, Emevilerin halife si Süleyman Abdülmelik’in kar­deşi MESLEME komutasında Arap ordusu ile yapılmış, bu kuşat­ma sonucunda İstanbul surları içinde bir cami yaptırılması sağlan­mıştır.

12. kuşatma, 715 yılında Ömer bin ABDÜLAZİZ tarafından,

13. kuşatma, 739 yılında Abdülaziz’in oğlu Süleyman tarafından,

Kuşatma, 764 yılında Bulgar kralı PANGOS tarafından,
13.kuşatma, 785 yılında Halife Mehdi’nin oğlu HARUN REŞİT’İN komutasındaki Arap ordusuyla yapılmış, başarı sağlanacağı sırada İmparatoriçe ERYENİ ile anlaşma yapılarak vergi ödeme karşılığı kuşatma kaldırılmıştır.
14. kuşatma, 801 yılında Halife Harun Reşit tarafından Gerçekleştirilirmiş, Kadıköy önlerine kadar sokulmuş olmasına rağmen şe­hir tam manasıyla kuşatılmadan Arap ordusu uzaklaşmak zorunda bırakılmıştı.

15. kuşatma: Slav kralı Kremas tarafından,

16. kuşatma 820’de Slav despotu TOMAS tarafından,

17.kuşatma 914’e Bulgaristan kralı SİMON tarafından,

18.kuşatma 1048’de TORMİYÜS tarafından,

19. kuşatma Aleksi Komnen tarafından yapılmıştır.
20. kuşatma 12 Nisan 1204’te LATİNLER’den Kurulu Haçlı or­dusu tarafından yapılmış, şehre girilmiş ve taş taş üzerinde bırakıl­mamış bir süre de İstanbul’da kalmışlardır.
21. kuşatma 1261 ’de İZNİK RUM İmparatoru VI. MİHAİL PA­LEOLOG, Bizans’ı LATİNLER’den kurtarmış ve bu şehri tekrar ihya ederek, Bizans imparatoru olmuştur.

25. kuşatma 1391 tarihinden itibaren kuşatma sırası Osmanoğullarına geçmiş ve Bizans, Osmanlı padişahları tarafından tam beş defa kuşatılmıştır. İlk defa Yıldırım Bayezid, surları çepeçevre kuşatmış ve Bizanslıları çok kötü duruma sokmuştur. İmparator, Avrupa devletleriyle papadan yardım istemiş, Hıristiyanlardan meydana gelen Haçlı ordusu, Niğbolu’ya doğru harekete geçiril­miş, ka1eyi kuşatmış, 6 aydır devam eden Bizans’ın kuşatılması, Niğbolu’yu kurtarmak için kaldırılmış, ordu Niğbolu’ya yetişmek zorunda kalmıştır.
26. kuşatma Yıldırım Bayezid tarafından Niğbolu meydan sava­şı zaferinden sonra 1396’da yapılmış, bu kuşatmadan evvel İstan­bul boğazının Anadolu cihetinde ANADOLUHİSARI (Güzelcehi­sar) yapılmış, ilk boğaz kesen meydana getirilmiştir. Kuşatma ba­şarıya ulaşırken Bizans İmparatoru Emanoel Poleolog’un yalvar­maları üzerine şu şartlar karşılığı barış anlaşması yapılmıştır:
a) İstanbul surları içinde bir İslam Mahallesi kurulacak, ibadet­ler için bir cami yaptırılacak, camiye imam, mahalleye kadı tayin edilecek.
b) Yapılan camide Cuma namazlarında Yıldırım Bayezid adına hutbe okunacak.
c) Bizans İmparatorluğu her yıl Osmanlı Devleti’ne 10.000 flo­rin vergi ödeyecekti. 1400 yılına kadar Bizanslılar sözlerinde dur­muşlar bütün bu istekleri yerine getirmişlerdi.
27. kuşatma 28 Temmuz 1402’de bir cuma günü Ankara civa­rında Çubuk ovasında yine bir Türk hükümdarı TİMURLENK’le Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid arasında bir savaş neticesin­de bütün Anadolu, Timurlular tarafından istila edilmiş, bundan faydalanan Bizanslılar sözlerinde durmamışlar, surlar içindeki İs­lam mahallesiyle yaptıkları camiyi yıkmışlar, orada barınan Osmanlı halkını kovmuşlar, bazılarını da öldürmüşlerdir. Bizanslı1arın bu hareketine karşı, Yıldırım Bayezid’in oğullarından Şehzade MU­SA Çelebi topladığı ordu ile İstanbul şehrini kuşatmış, ancak İmpa­rator AMANOEL POLEOLOGOS zamanına rastlayan bu kuşatma bir başarıyla sonuçlanmamıştı.
28. kuşatma II. MURAD tarafından 1422 yılında yapılmış, Mus­tafa Çelebi’nin Anadolu’da ayaklanması ve onun ortadan kaldırıl­ması için kuşatma kaldırılmıştı.
29. kuşatma: Doğu Roma İmparatorluğu’nun son kayzeri Konstantin Dragozes zamanında II. MEHMET tarafından yapılmıştır. 53 gün süren bu kuşatma sonunda 29 Mayıs 1453 Salı günü, ebediyen

. Türk kalacak olan bu şehir ele geçirilmiştir. M.Ö. 477 yılından 1453 yılına kadar tam 1930 yıl çeşitli tarihlerde ele geçirilmek istenen İs­tanbul, zamanlarının en büyük kralları, halifeleri ve komutanlarının denemelerini, başarıyla savunarak boşa çıkaran Bizanslılar, Fatih’e ve onun Osmanlı askerlerine boyun eğmiş ve şehir ele geçmiştir. Topkapı surları üzerinde Osmanlı bayrağını gören ve o andan itiba­ren FATİH unvanına hak kazanan II. MEHMET, son Peygamber Hz. MUHAMMED MUSTAFA’nın (sav) müjde dualarına eriştiğin­den atından inerek toprağa kapanıp şükür secdesi yapmış ve Allah’ a hamdetmiştir.

İSTANBUL’UN ASKERİ SİYASI COĞRAFİ İKTİSADİ ÖNEMİ:

A) İstanbul şehrinin askeri önemi: Osmanlıların bu şehri kuşat­maları sırasında bu şehir; Avrupa kıtasıyla Asya kıtasının Karadeniz boğazıyla birbirine bağlantı yönünden önemliydi. Bu şehrin askeri yönden önemini artıran diğer faktör; bu iki eski kıtanın bağlandığı yerden geçen ve dünyayı birbirine bağlayan stratejik bir karayolu uzantısının üzerinde bulunmasıdır.
Osmanlılar için İstanbul’un ele geçirilmesini zorlandıran ger­çeklerden biri ve belki de en önemlisi; Asya kıtasının Anadolu bö­lümüyle Avrupa kıtasındaki Trakya bölümlerine sahip olan bu genç devletin hayat damarı, Karadeniz boğazından geçmesinde aranmalı­dır. Hem Asya hem de Avrupa kıtalarında yaşamak zorunda olan Osmanlıların bu boğaz üzerinde bulunan İstanbul’a sahip olmaları elzemdi. Trakya arazisi içinde bulunan devlet merkezi Edirne şeh­rinden Avrupa içlerine doğru genişlemek, kendisine hayat alanları bulmak isteyecek Osmanlıları bir çıbanbaşı gibi engelliyorlardı. O bakımdan da bu yeri almak zorundaydılar. O sırada; İstanbul’un bü­yük bir şehir oluşu, gıda maddelerinin kaynağı bulunması ve yerle­rinin tabii bir liman halinde olması göz önüne getirilirse, ilk çağlar­dan beri buraya verilen askeri önemi anlaşılır. İstanbul şehri tarih boyunca büyük orduların ve bu orduların komutanlarının, üstünlüklerini denemeleri için hedef olmuştur. Napolyon Bonapart’ın impa­rator olduğu devirlerde bir konuşmasında:

” Dünyanın merkezi olan İstanbul’ a ve üzerinde bulunduğu bo­ğaza kim sahip olursa dünyaya o hâkim olacaktır” demişti. Zaten bu büyük şehrin korunması için, çevresinin 25 metre yüksekliğinde, 5 metre eninde duvarlarla kapatılması, kara bölümündeki surlar önü­ne 25 metre genişliğinde 7 metre derinliğinde hendekler kazılması ve hendeklerin su ile doldurulması, bu suretle o günün savaş silah, araç ve gereçleriyle aşılması mümkün olmayan müstahkem bir kale oluşturulması askeri önemini göstermez mi?

İstanbul Müstahkem Kalesi:

O devirlerde dünya yüzünde hiçbir devlet, merkezi İstanbul şeh­ri kadar büyük orduların kuşatılmalarına direnecek özellikte değildi. 1000 yıldan beri çok büyük ve mukavemetli bir kale haline getirilen bu upuzun surlar içinde hüküm süren imparatorlarla o zamanın in­şaat mühendisleri, sanat, beyin ve ihtiraslarını birleştirerek bu şehri aşılması imkânsız hale getirmişlerdi. Önceleri BİZANS, daha son­raları KONSTANTİNOPOLİS veya KONSTANTİNİYE adlarını alan bu şehir, her türlü saldırıya karşı koyacak bir nitelikte güçlen­dirilmiş, içindekilerin inatlı savunmalarıyla da erişilmesi mümkün olmayan bir ada haline getirilmişti. Karşısına geçip bir defa bak­makla bu heybet ve kudreti anlamamak mümkün değildir. İstanbul surlarının meydana getirdiği kale; bir üçgen şeklindeydi. Bu üçge­nin bir cephesi kara bölümüne, iki cephesinden biri Marmara deni­zine, diğeri Haliç’e kapalı idi. Karaya karşı kapalı olan surlar ve burçlar AYVANSARAY’dan YEDİKULE’ye, Marmara denizine kapalı sur ve burçlar YEDİKULE’den SARAYBURNU’na; Haliç’e kapalı olan surlar da SARAYBURNU’ndan AYVANSARAY’a ka­dar uzanmakta idi. Karaya kapalı surlar ve burçlar, Haliç’e ve Mar­mara denizine kapalı olan surlardan daha kuvvetli ve dayanıklı, ay­nı zamanda iki katlı idi. İstanbul şehrini dışa kapayan bu surların çevresi 20 kilometreden fazla idi. Ve bu surların önemli noktaların­da silindir, altı köşeli, sekiz köşeli şekillerde burçlarla kuvvetlendi­rilmişti. Surların şehre açılan ve kapanan kuvvetli kapıları vardı. Bu kapılar hem sivil hem de askeri geçit olarak kullanılırdı. Sivillere ayrılan kapılar, geliş gidiş caddelerine açılırdı. Savaş zamanı bütün kapılar kapanırdı. İstanbul’un son kuşatılmasında Sarayburnu ya­kınlarındaki Yalı Köşkü ile Galata arası kalın bir zincirle engellen­mişti.

Bu zincir kendi ve dost gemiler Haliç’e girecekleri zaman gev­şetiliyor gemilerin geçmesi sağlanıyordu. Düşman gemilerine karşı daima gergin ve kuvvetli bir engel olarak görünüyordu. Galata de­nilen yerde de ayrıca bir müstahkem kale vardı. 29. kuşatma sırasın­da bu kale Cenevizliler’in elindeydi.
İSTANBUL’UN SİYASİ ÖNEMİ:
İstanbul XV’inci yüzyıl başlarında Doğu Roma İmparatorlu­ğu’nun başşehri idi. Ve bu yer o sıralarda dünya siyasetinin de mer­kezi durumunda idi. Bu şehir çok önemli bir yerde kurulmuştu. İki eski kıtanın (Avrupa, Asya) birleştiği iki iç denizi (Karadeniz, Ak­deniz) birleştiren boğazlardan Karadeniz boğazının üzerinde idi. Bu sebeplerden İstanbul şehri önemli bir siyası yer oluyordu. Bu şehir yüzyıllar boyunca uygarlığını korumuş, her devrede cazip durumu­’nu yaşatmıştır. Buranın ele geçmesi ile Avrupa ve Asya gibi iki kı­taya ayak atılmış olacaktı. Bu yönüyle tarihin bütün devrelerinde önemli bir hedef hüviyetini korumuştur.

Osmanlı Devleti, bu yere sahip olduktan sonra Avrupa içlerine ve Asya ortalarına kadar, hatta Afrika’nın kuzey bölümlerine kadar uzayabilmiş ve yüzyıllarca buralara hâkim olmuştur. İşte yukarda belirtilen İstanbul’un bu jeopolitik durumu siyasi önemini anlatma­ya kâfidir
İSTANBUL ŞEHRİNİN TOPOGRAFİK KARAKTERİ:
İstanbul şehri 7 tepe üzerine kurulmuştur:

1.Tepe: Topkapı Sarayı’nın bulunduğu Sarayburnu kesimi,

2.tepe: Nuruosmaniye Camii ’nin bulunduğu yer,

3.tepe: Süleymaniye, Bayezid camilerinin bulunduğu yerler,

4.tepe: Sultan Selim Camii’nin bulunduğu kesim,

5.tepe: Fatih Camii’nin bulunduğu yer,

6.tepe: Balat denilen semtte Tekfur Sarayı-Eğrikapı,

7.tepe: Yedikule’nin bulunduğu kesim-Samatya.

İstanbul Boğazı’nın uzunluğu girişten çıkışına kadar 35.5 km. genişliği en dar yerinde (Güzelcehisar ile Boğazkesen, Rumelihisa­rı arası) 700 metre, en geniş yeri 3.000 metredir. En derin yeri 30 metredir. İstanbul Boğazı’nın dünya edebiyatındaki adı BOS­FOR’dur. Ortalama 900 metre genişlikte ve 2.000 metre uzunluğun­dadır. Kalan bölümü boğaz halinde Marmara Denizi’ne açılır. İstan­bul şehrinin Haliç bölümü 9.000 metre uzunluğunda derinlemesine uzayan doğal bir koydur. Genişliği ve derinliği her çeşit geminin gi­rişine elverişlidir. İstanbul’un Sarayburnu karşısında Anadolu kıyı­sında Kadıköy (Halkedon) Bizans şehrinin kuruluşundan 27 yıl ön­ce kurulmuştur. Bu yönde Kayışdağı, Çamlıca, Aydos tepeleri var­dır. Kadıköy’ün kuzeyinde Üsküdar, bu yerin karşısında Rumeli ta­rafında bulunan Dolmabahçe Sarayı’nı içine alan gayet derin bir koy vardır. Bu koyu doldurarak buraya saray yapılmıştır.
İSTANBUL NİÇİN ALINDI?
29. ve son defa İstanbul ’un kuşatılmasına gösterilecek sebepler çoktur. Biz önemli birkaçını buraya alacağız:

1- Ahir zaman Peygamberi MUHAMMED MUSTAFA (sav) Efendimizin hadislerinde bu şehri alan komutanı ve askerini övmüş olmasıdır. Bunun için İslam komutanları bu şehri almaya çalışmış­lardır. II. MEHMET de bunlardan biridir.

2- Osmanlı devletine adını veren Osman Gazi de bir konuşma­larında; “İstanbul’u al Gülizar yap” sözleriyle, kendisinden sonra ge­len padişahların dikkatlerini İstanbul üzerinde toplamaya sevk etmiştir. Ayrıca Fatih’in muhteşem pederi II. Murad da oğlu Mehmet’e; “Oğul, İstanbul’u al” diye vasiyet etmiştir. Böylece bütün dikkatler İstanbul üzerinde toplanarak Yıldırım Bayezid, Musa Çe­lebi, II. Murad ve II MEHMET bu şehri almaya teşebbüs etmişlerdir.

3- II. Mehmet’in babası II. Murad, VARNA meydan savaşı için ordusu ile Anadolu’dan Rumeli’ne Gelibolu’dan geçemedi. Çünkü Haçlılar Çanakkale Boğazı’nı kapamışlardı. Bu sefer Sultan Murad, İstanbul Boğazı’ndan her asker için bir altın vererek Cenevizliler vasıtasıyla geçebildi.

Osmanlılar için bu boğaz engeli muhakkak kalkmalı idi. Onun için Osmanlılar, İstanbul’u kuşattılar, 1453 ’te de fethettiler.

4- Tekirdağ yakınlarında birkaç yeniçeri koyun otlatıyorlarken Bizanslı köylüler yeniçerileri öldürmüşlerdi. İşte bu hadise Osman­lılar ile Bizanslılar arasında harbin başlamasının başlıca sebebi ol­du.
İŞE BAŞLANIYOR
Fatih Sultan MEHMET, Bizans’a karşı çok muazzam bir plan ya­parak tatbike başladı. Defalarca Avrupa ordularını toplayıp Osman­lıların karşısına diken entrikacı Bizans’ın mutlaka yıkılması kararı ile harekete geçti. Önce tam Anadoluhisarı’nın karşısına yeni bir hi­sar yaptırmaya başladı. Böylece Bizanslılara Boğaz’dan gelecek yardım kesinlikle önlenecekti. Hisar’a 21 Mart 1451 yılında başlan­dı. Şekil olarak Arapça kufi yazı ile “Muhammed” şeklinde yapılı­yordu. Böylece Peygamberimizin ismini, yapacağı hisarın şekline bir alamet olmasını arzu ediyordu. Bununla da dinine ve Peygambe­rine bağlılığı aşikâr oluyordu.

Mevsimin kış olmasına bakmaksızın işe başlandı. Hisarın bir an evvel bitmesi için duvarcı, taşçı, kireççi, marangoz ve işçi toplandı. Bunların sayısı 7 bini buldu. Geceli gündüzlü çalışarak 4 ay gibi kısa bir zamanda hisar bütün heybetiyle meydana çıktı. Hisarın yapıl­ması sırasında Macar mühendisi Urban adında biri padişahın huzu­runa çıkarak, ordu için top dökülmesinde kendilerine yardımcı ola­bileceğini söyledi. Sultan çok memnun olmuş topun dökülmesini emretmişti. İlk top döküldü ve Halil Paşa burcuna yerleştirildi. Bu günlerde boğazı izinsiz geçmek isteyen Venedikli kaptanlardan BİKO’nun gemisine ilk ateş açıldı. İlk atımla gemide isabet kaydedildi. Gemi batırıldı. Kaptanla gemi tayfaları yakalanarak esir edildi.
Rumelihisarı kuvvetli ve kalın duvarlarla yapılmıştı. O zamana kadar Osmanlılar tarafından yapılan kalelerin hepsinden daha büyük ve daha da kuvvetli idi. Rumelihisarı’nın denize cephe bölümlerine çeşitli çapta toplar yerleştirildi. Ayrıca koruyucu olarak 400 asker görevlendirildi. Başlarına komutan olarak Firuz Ağa adında bir ko­mutan atandı. Karadeniz Boğazı bu suretle emin bir hale getirilmiş oldu.
Osmanlı Devleti’nin padişahı II. Mehmed, 28 Ağustos 1452 gü­nü Rumelihisarı’ndan ayrılarak, İstanbul surlarının önüne gitti. Günlerce buralarda dolaşarak, kalenin genel durumunu inceledi. Ve İstanbul’un alınması için harekâtın nasıl yapılacağını planladı. Ay­rıca çeşitli yollardan İstanbul’u savunacak Bizanslıların genel du­rumlarını, morallerini, savunma kudretlerini derinliğine esaslı bir surette inceleterek bilgi sahibi oldu. Bir durum muhakemesi yapa­rak kararlar aldı. Aynı zamanda kale ve surların krokilerini de çı­karttırdı. Bu krokiler üzerine şu işaretleri koydu.

1 – Surların saldırıya müsait en zayıf bölümleri nereleri?
2- Kuşatmada kullanılacak ordu birliklerinin tertip ve düzeni nasıl olacak?
3- Kuşatmada kullanılacak toplar, mancınıklar, saldırı kuleleri, hatta kapıları zorlamak için koçbaşları nerelere yerleştirilecek ve nerelerde kullanılacak?
4- Lağımlar, tüneller nerelere kazılacak? 5- Asıl hücum yeri neresi olacak?
6- İstanbul’a dışarıdan yapılacak yardımlara nasıl, nerelerden engel olunacak?

Diğer hazırlıklar için de şunlar yapıldı: Bizans İmparatoru Konstantin’in kardeşi DİMİTRİ TOMAS’ın ağabeyine Turhan Bey’i ve Ömer, Ahmet adlı iki oğullarının komutasında bir kuvveti Mora yarımadasına gönderdi. Bu suretle de buradan bir yardım gön­derilmesi engellenmiş oldu.
II. MEHMET hazırlıklara devam ediyor, bütün azmi ve kudretiyle çalışıyordu. İstanbul surlarının gayet muhkem olduğu biliniyordu. Mevcut toplarla bu surların yıkılmasının mümkün olamayacağı da açıktı. O halde daha büyük topların döktürülmesi lazımdı. Bu yön­den Macar balistik ve döküm mühendisi URBAN ile komutanların­dan Sarıca Paşa’ya ve mimarı Muslihittin Ağa’ya İstanbul surlarını yıkacak, parçalayacak topların dökülmesini emretti. Ve bu toplar, uzun zaman çalışmalar ve denemeler sonucu döküldü. Yeni dökülen toplar 68.08 cm. çapında, 40 ton ağırlığında 24 metre uzunluğunda idiler. Atılacak güllelerin ağırlığı da 600 kg. idi. Bu topun ateşlen­mesi için 100 kg. kadar baruta ihtiyaç olacaktı. Bu topların nakli ve kullanılması için 600 kadar topçu erine ve 50 çift öküz veya man­daya ihtiyaç vardı. Bir gün toplardan biri, padişahın ve bütün komu­tanların önünde, atışa hazırlandı ve bir deneme atışı yapıldı. Bu atış çok başarılı oldu.

 

II. Mehmed bu hazırlıkları kâfi görmüyor, bir yanda da donan­maya büyük önem veriyor, yeni inşa ettirdiği gemilerle deniz kuvvetlerini de güçlendiriyordu. Nihayet ordunun tamamen hazır­landığına hükmedildi, karadan ve denizden hareket için hazırlıklara başlandı. İlk iş olarak Baltacı Süleyman komutasında Gelibolu Limanı’nda toplanıldı. Osmanlı donanması, çok asker alan büyük gemiler değildi. Fakat manevra kabiliyetli, çabuk ve süratli hareket edebilen, hafif ve kıyılara sokulabilen savaş gemileriydi. Baharla birlikte savaş mevsimi de gelmişti. Ordu, kara kuvvetleriyle Edirne’den hareket ederken, donanma da Gelibolu’dan sefere çık­mış, kısa bir süre sonra Sarayburnu önlerine varmış, Bizanslıların şaşkın bakışları arasında 5 Nisan 1453 günü Baltalimanı’nda demir atmıştı. İstanbul’un fethi için bir adım daha atılmıştı. Artık Bizans’ın günlerinin sayılı olduğu besbelli idi.
Hazırlanan Osmanlı kara kuvvetleri: 200.000 piyade ve süvari, 14 bataryadan kurulu topçu birliği, ayrıca 4 adet çok büyük çaplı top, 10.000 kadar mühimmat dolu araba ve ayrıca yük arabasından oluşuyordu.

Edirne-İstanbul yolu her yönden geçişe hazır bulundurulmak üzere onarılmış bulunuyordu.

Karaca Bey komutasında öncülük göreviyle kuvvetli bir birlik önceden İstanbul yönüne yola çıkarıldı.

23 Mart 1453 günü sabahı da büyük Osmanlı ordusu, II. Mehmet’in başkomutanlığında yürüyüşe geçirildi. Her şey evvelden düşünüldüğü için bu yol 64 günde düzenli ve vukuatsız olarak yü­ründü. 5 Nisan 1453 Perşembe günü Osmanlı ordusu muhteşem görünüşüyle surlar önünde görüldü. Ve Eyüp sırtlarında ordugâha geçildi. Bu sırada Osmanlı ordusunun morali çok üstündü. Başko­mutanlarından en son erine kadar kafalarındaki tek düşünce; şahadete seve seve erişilecek, ama İstanbul mutlaka alınacaktı.

O sırada İstanbul’da bulunan tarih yazarı GÜSTOV SOH­LUMBERGER, AYOS ROMANOS (TOPKAPI) burcundan gör­düklerini şöyle anlatıyor:

“5 Nisan 1453 Çarşamba sabahı güneş yeni ışıldarken uzaklar­dan Osmanlı ordusunun mehterinin vurduğu kahramanlık marşla­rı kulakları yırtıyor, insan ruhuna karşısında durulmaz korkular ve­riyordu. Biraz sonra rengârenk sancaklar ve giysileri içinde yığın­lar halinde yaya ve atlı yırtıcı cengâverden kurulu O olağanüstü ka­labalık, bu koca beldenin karşısında tozu dumana katıyor, o parlak düzenli ortalar, o hadsiz hesapsız atlılar ardı arkası kesilmeden yü­rüyorlardı. İçerdekiler TÜRKLER GELİYOR evazeleriyle haykı­rıyorlar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Osmanlı askerleri hat hat, ırmak ırmak akıyorlar, karşıki sırtlarda saf saf yerleşiyorlardı. Bu disiplin, rengârenk üniformalı ve sessizlik içinde yerlerini alması­nı bilen askerler insanın yüreğini ürpertiyorlardı. 5 Nisan 1453 sa­bahı karşıki sırtlara bir ağaçlık içine büyük bir çadır kuruldu. Öm­rümde bir eşini görmedim. Bu çadır II. Mehmet’in otağ-ı hümayunu imiş. Bu muazzam görüntü o sıralarda Venedik’ten yardıma gelen GİOVANNİLOGO DİGİUSTUSYAN’ın da ümitlerini kır­mıştı. Hele iki gün sonra 50 çift mandanın çektiği büyük top gözü­nü burçlara diker gibi surlara yakın bir yere yerleştirilince, bu ko­ca topun ateş, barut, gülle fırlatarak neler yapacağı insanı dehşete düşürüyordu. OREAPİLİ denilen yine sonradan Osmanlıların YE­DİKULE dedikleri 4 köşeli iki büyük burcun koruduğu kesimin he­men önünde ağaçların arasında yençeriler dolaşıyor, gözlerini surla­ra dikmişler alıcı gözlerle bakıyorlardı. Artık bu meydanlarda tuğlu tolgalılar yerlerini alıyorlar, allı yeşilli bayraklar Boğaz’dan esen rüzgârın esintisiyle dalgalanıyor, Türk sipahilerinin atlarının kişne­mesi bu rüzgâra karışıyordu. Günlerdir kale içindeki vaveyla kopa­ran çan sesleri susmuş, yerini ezan sesleri almıştı. Bu sıralarda mü­ezzinler yanık sesleriyle akşam ezanı okuyorlar; bu sesler de bütün İstanbul’u çınlatıyordu. Surların önünde ilk namazı saf saf olmuş yi­ğitlere ak saçlı aksakalı bir hoca kıldırdı. Bu hocanın adı da Akşem­seddin idi …

Sonra silahtarların çevrelediği ak bir küheylan üzerinde bütün heybetiyle genç bir adam belirdi. Herkes büyük bir saygı ile geri çe­kilirken o atından atlayıp, hocanın ellerine sarılarak öptü.

İşte bu genç adam II. MEHMET idi. Sultan başını yukarı doğru kaldırdı. Surlara doğru ezer gibi, yırtar gibi, eritir gibi baktı baktı. Bu bakışlarıyla anlatıyordu ki; Bizans’ın açılmaz kapılarını bu yiğit hükümdar açacak, bu yerler de onun, milletinin olacaktı.”

TARAFLARIN SAVAŞ TERTİBATI:
Osmanlı ordusunun Bizans surları önünde kuşatma ve hücum için tertip ve düzenleri: 6 Nisan 1453 sabahından itibaren Osman­lılar Bizans’ı (Konstantiniyye’yi) denizden ve karadan kuşatmış bu­lunuyordu.

Ordu birlikleri; ön bölümleriyle surlara 300–800 metre mesafe­lere kadar sokulmuştu.

Sağ yan kuvvetler: Beylerbeyi İshak ve Mahmut Paşalar komu­tasında 50.000 Anadolu askeri olup yerleşme alanı; Yedikule Top­kapı arası idi. (Bu ordu Anadolu’dan Gelibolu’ya geçerek Osmanlı ordusuna katılmışlardı.)

Orta bölümdeki kuvvetler: Genç Padişah Sultan MEHMET komu­tasında (Başkomutan kuvvetleri) 15.000 yeniçeri olup, yerleşme alanı; Topkapı-Edirnekapı arası.

Sol yan kuvvetler: Karacabey komutasında, 50.000 Rumeli as­keri idi. Yerleşme bölgesi; Edirnekapı’dan Tekfur Sarayı önlerine kadardı. Beyoğlu sırtlarında Zağanos Paşa komutasındaki kuvvetler vardı. Bu kuvvetler Cenevizlilere karşı tertiplenmiş bulunuyor­lardı.

Stratejik genel ihtiyat; 100.000 süvariden oluşan kuvvetlerden olup her yönde kullanılacak şekilde yerleştirilmişlerdi.

Osmanlı Toplarının Mevzileri:

Hücumun hazırlanması için büyük toplar, Topkapı, Edirnekapı arasındaki alanda mevzilendirilmişlerdi. Geri kalan 14 batarya;

3 top Silivrikapı önünde, 4 top Topkapı önünde, 5 top Edirnekapı önünde, 2 top Tekfur Sarayı önünde, 1 top Eğrikapı önünde mevzilendirilmişlerdi.
Osmanlı Donanması:
12 büyükçe çektiri adı verilen gemi ile 80 çift kürekli hafif ge­mi, ayrıca 55 küçük gemiden kurulu idi ki, toplam 145 gemiden olu­şuyordu. Bu gemiler, içine çok sayıda asker alan gemilerden değil­di. Yalnız manevra kabiliyetli, süratli hareket edebilen hafif, kıyıla­ra kolaylıkla sokulabilen savaş gemileriydi. Bu gemiler Beşiktaş’ta bulunuyorlardı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 6. Kaptan-ı Deryası Amiral Baltacı Süleyman Bey komutasında idiler. (Tarih yazarı Hammer ve yine bazı yabancı tarih yazarları, Osmanlı donanması­nın 400 gemiden oluştuğunu yazarlar ki, bu abartmadır.)

Bizanslıların savaş hazırlıkları, savunma planları, savaş için tertipleri:

Doğu Roma (Bizans) İmparatoru KONSTANTİN DRAGOZES; Anadolu yakasındaki Güzelcehisar’ın hemen karşısında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rumelihisarı’nın yapıldığını ve diğer hazırlık­ları da duymuş, Sultan Mehmet’in maksadını anlamıştı. O da he­men İstanbul surlarını kuvvetlendirmişti. Uzun bir süre yetecek ka­dar erzak ve mühimmatı kale içine depo ettirmiş, bir yandan da du­rumu bütün Avrupa devletlerine ve Papa’ya duyurarak onlardan. Yardım istemişti.

Osmanlı ordusunun Edirne’den İstanbul’a doğru yürüyüşe geç­tiğini duyunca telaşa düşmüştü. O sıralarda şehir içinde halk arasın­da mezhep kavgaları vardı. Ahlak iyice bozulmuş, fuhuş, kumar ve ahlak dışı diğer hareketler, için için devleti kemiriyordu. Kimsede moral diye bir şey yoktu. İmparatorun savunma kuvvetleri 5–6 bin savaşçı katılırsa ve yine eli silah tutan halktan silahlandırılmış kişi­ler de hesaplanırsa, Bizans İmparatoru; muhteşem kalesini kuşata­cak ve İstanbul ’u ele geçirmeye çalışacak Osmanlı ordusuyla karşı­laştıracak olursak, kalenin, Osmanlı ordusuna nazaran onda biri kadar kuvvetle savunulacağı düşünülebilir. Dıştan yardım için Ma­caristan’a ve daha birçok Avrupa devletlerine başvurulmuş, ancak çoğunun kendi dertleri olduğundan yardım gelmemişti. Bizans an­cak kendi yağı ile kavrulacaktı. Venedikliler kendi iç savaşlarıyla meşguldü. Papa ı. NİKOLA, Rum-Latin kiliseleri birleşmedikçe bir yardım düşünmüyordu. Yine o sırada Haliç’in kuzeyinde Galata de­nilen yerde yaşayan Cenevizliler, hangi tarafa yöneleceklerine karar verememiş her iki tarafa da şirin görünme yolunu tutmuştu.

İmparator Konstantin, surların savunmasına elden geldiğince hazırlanmış, surların her bölümüne ve bilhassa burçlara RUM ATEŞİ denilen yakıcı, kavurucu bir madde püskürten silahları yerleştir­mişti. 2 Nisan 1453 günü Sarayburnu’ndan, Galata kıyısına kadar uzanan, kalın ve aşılması imkânsız bir zincir gerdirmişti. Yabancı yardımcı kuvvetlerle İstanbul’a gelen, zamanın ünlü komutanların­dan JUSTİNYANİ ile birlikte surların her yerini nokta nokta denet­lemiş ve kalenin savunmaya hazır olduğunu bizzat görmüştü. Diğer taraftan eli silah tutan halkı da gece gündüz demeden devamlı eği­tim yaptırarak savaşa hazırlıyordu.

Kostantiniye’nin (İstanbul’un) savunma tertibatı:

Jüstinyani komutasında 300 kadar savaşçı, Bizans bayrağının dalgalandığı TOPKAPI’yı savunacaktı.

Andromikos Kostantagüren, Katrin Kantarini komutasındaki kuvvetler Silivri kapısını ve civarındaki surlar bölgesini savunacak­lardı. Nikolagodelis komutasındaki kuvvetler, Edirnekapı bölgesini ve o yerdeki surları savunacaklardı.

LEANTERİ BERYENİYÜS ile BUÇYARDI kardeşler komu­tasındaki kuvvetler TEKFUR Sarayı civarını ve bu yerlerdeki surla­rı savunacaklardı. Jeonimo Mimoti komutasındaki kuvvetler Eğri­kapı ve civarındaki surları, Manoel Gadelis ile Tedor Poleulogos komutasındaki kuvvetler Ensar kapısını ve bu civardaki surları, Ma­noel Poleologos ile Leonardo Langasko, Ayvansaray kapısı ve ci­varındaki surları savunacaklardı.

Venedik’ten gönderilen yardımcı kuvvetlerle beraber Gabriyel Terevizamo Fener kapısı ve civarındaki surları, Aleksi ve Aluviziyodiyada komutasındaki kuvvetlerle Ayakapı ve civarındaki surları, Yuhanblahus komutasındaki kuvvetler Cibali kapısı ve civarındaki surları, Filatruviyenus da Unkapanı ve civarındaki surların savunul­masına memur edilmişlerdi.

Ayrıca Unkapanı’ndan Sarayburnu’na kadar olan kıyılardaki surlara bir saldırma düşünülmediği için bu bölümler zayıf kuvvet­lerle korunacaktı.

Kardinal İZİDOR, Papa tarafından 200 kadar savaşçı ile Sarayburnu çevre surlarını, Dempetro Gulyana komutasındaki kuvvetler Ahırkapı-Çatlakkapı civarında yapılmış BUKULEON Sarayı ile Marmara Denizi kıyısında KUNDUS KALYUM adı verilen Kum­kapı’ya kadar olan kıyı kısmındaki surları denizden yapılacak hü­cumlara karşı savunacaklardı. Samatya civarının savunması Komu­tan Jakupukunlarini’ye bırakılmış, Komutan Lukanotarad bir kuv­vetle yedek olarak Ayasofya kilisesi civarında görevlendirilmişti.

Bizans’ı savunacak savaşçılar da birçok kuşatma savaşında us­talıklarıyla başarıya ulaşmış kişilerdi. En büyük komutandan en kü­çük ere kadar herkes yapacaklarını iyi biliyorlardı. Hepsi de ölecek­lerini, ancak kaleyi vermeyeceklerini söylüyorlardı.
SAVAŞ BAŞLIYOR
1453 yılının Nisan ayı başlarında OSMANLI ordusu, İstanbul surları önünde savaş düzenini almış, savaşa hazır bir durumdaydı. 6 Nisan 1453 Cuma günü şafakla beraber Türk topları Kostantiniyye’nin kara yönündeki surlarını dövmeye başladı. Bu sırada mevzi­lenmiş Türk okçuları da surları ok yağmuruna tuttu. II Nisan 1453 gününe kadar mevzilenmiş bütün toplar ateşe devam ederken, İstan­bul surları için özel yapılmış büyük toplar atışlara katılmadılar. Atı­şa hazır bekletildiler. Diğer topların kale duvarlarında açtığı gedik­ler, savaşın gecesinde Bizanslılar tarafından onarılıyor ertesi güne yine dayanıklı çıkıyordu.

Osmanlı Orduları Başkomutanı II. MEHMET bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra, savaşa başlamadan Bizans İmparatoru Kostantin’e, kan dökülmeden teslim olmaları için vezirlerden Mahmut Paşa’yı göndermişti.

“Bu kale er geç alınacaktır. Dayanmak beyhudedir” diyen Mahmut Paşa’ya İmparator, surların sağlam, dayanıklı ve kuvvetli oldu­ğunu, Avrupa’dan yardım alacağına inandığını, savaşçılarına ve hal­kına güvendiğini, kaleyi savunacaklarını bildirmiş, teslim olmaya­caklarını padişaha duyurmasını söylemişti.

9 Nisan 1453 Pazartesi günü Bizanslılar, daha evvelce Saray­burnu ile Galata arasına Haliç’i kapamak için gerdikleri kalın zinci­rin gerisine bu engeli korumak için 10 büyük savaş gemisini yerleş­tirdiler. Bunların arasında o zamanın en büyük savaş gemisi 2400 tonluk Ceneviz savaş gemisi de bulunuyordu.

Teslim teklifini reddeden İmparator’a cevap olarak, o ana kadar hazır bekletilen büyük toplardan 3 tanesi, Eğrikapı önlerinde, 3 ta­nesi Silivrikapı önlerinde, 4 tanesi de Topkapı önlerinde atışa katıl­dılar. (Bu atışlar kuşatmanın son gününe kadar devam edecektir.)

Büyük topların gönderdiği büyük gülleler surlar üzerde büyük yaralar açıyordu. Yalnız bu büyük topları doldurmak için iki saat kadar zamana ihtiyaç oluyordu. Ye ancak 3 atım mümkün oluyordu. Bu toplarla kısa bir sürede surlar üzerinde bilhassa Ensar kapısından Yedikule’ye kadarki sur duvarlarında büyük delikler açmış, birçok­ları yıkılmıştı. Surlar üzerinde savunan Bizanslılar bu atışları büyük

Kadardı. Buna 2500 kadar da yabancı asker ve 500 kadar Cenevizli korku ve dehşetle izlemişler, bir şey yapamamanın aczi içinde kıv­ranıp durmuşlardı.

Başarılı bu atışlara devam edilirken, Macar mühendis Urban’ ın döktürdüğü toplardan biri son derece kızarak müthiş bir gürültü ile patlamış, o sırada topun civarında bulunan Urban ’la beraber birçok görevlinin de parça parça olmasına sebep olmuştur. (Bu olayda İ.H. Uzunçarşılı, Urban’ın ölmediğini yazıyor.)

Durumdan çok üzülen Padişah, bu kazaya çare düşünmüş ve akabinde de bulmuştu. Her atıştan sonra topun namlusu zeytinyağıyla yağlanacaktı. Nitekim böyle yapılmış, bir daha böyle olay ol­mamıştı.

Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bir taraftan Osmanlı topları surlarda yıkıntılar meydana getiriyor, diğer taraftan Osmanlı yaya askerleri surları savunanlara karşı yağmur gibi oklar yağdırı­yor, lağımlar açılıyor, tüneller kazılıyor, kalenin hendeklerine doğ­ru yanaşmaya çalışılıyordu.

18 Nisan 1453 Salı günü; Osmanlı donanması, Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey’in komutasında, bugünkü Dolmabahçe önünde demir almış hareket için emir bekliyordu.

19 Nisan 1453 Çarşamba günü Sultan MEHMET; toplardan baş­ka kuvvetli bir silah olabilecek KEŞURKEŞA adını verdiği hücum kuleleri yaptırmıştı. Bu kulelerin yanlarına içten ve dıştan deriler kaplatılmış, Rum ateşinden korunması için de deriler ıslak tutulu­yordu. Kulelerin üstünde ve içinde savaşçıların korunması için koruyucular da yapılmıştı.

Bunlardan başka kale önündeki su dolu hendekleri doldurmak için odun demetleri hazırlanmıştı. Keşurkeşa denilen kulelerden her biri, içine 100 kadar er alıyordu. Bir gece bu kuleler karanlıktan fay­dalanılarak Topkapı önlerine parçalar halinde getirildi ve yine yüz­me bilen erlerle hendek aşıldı, sabaha kadar kuleler kuruldu. Saba­hın erken saatlerinde surlara hücumlar başlatıldı. Çok kanlı savaşlar oldu. Özellikle Topkapı surlarına yapılan saldırılarda her iki tarafta da çok zayiat vardı. Bu gece önemli bir başarı sağlanamadı.

20 Nisan Perşembe günü; donanma ile Haliç’e girmeye karar verildi. Her iki tarafın donanması arasında çok kanlı çarpışmalar ol­du. Büyük sayıda şehit ve gemi zayiat verildi. Padişahın emriyle Os­manlı donanması geri çekildi. Zincirlerin gerisindeki gemiler, zincirin kırılmasına engel olmuşlardı. Bu gemilerin ortadan kaldırılması lazımdı. Padişah ve bütün komutanlar buna çare aradılar. Bu gemi­leri Galata’daki Cenevizlilere zarar vermeden top atışlarıyla batır­mayı aklına koyan Sultan MEHMET, düşüncesini bir plana çizdi ve bir gece içinde dökülen bu topun atacağı gülleler önce havaya doğ­ru yükseliyor, hedef üzerinde tepe yüksekliğine ulaşıyor ve buradan hedefin üzerine düşüyordu. Adına HAVAN topu denilen bu topun ateşi çok başarı sağladı. İlk atışlarda zincir gerisindeki gemilere de isabet ettirilerek geri çekilmeye zorlandılar.

Her tarafta savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Bu esnada; Yedikule kapısının açılmasına memur Serdar Şair Ahmet Paşa, düş­manın Rum ateşi yağdırmasına bakmazsızın birçok yerlerde başarı­lar elde ediyor, Silivri kapısı ve civarında görevlendirilen Haydar Paşa düşmana göz açtırmıyor, Mevlana kapısındaki Avni Paşa bü­tün gücüyle surlara saldırıyor, Edirne kapısı karşısındaki Sadi Paşa, Eğri kapısının açılmasına memur edilen Hersek zade Ahmet Paşa as­kerlerini coşturarak surları ve şehri devamlı ateş altında bulunduru­yorlardı. Aradan bu kadar zaman geçmesine karşılık, bu güne kadar arzu edilen sonuç alınamıyordu. Osmanlı donanması yeterli kuvve­te sahip değildi ve Marmara Denizi kıyılarından Bizanslılara gele­cek yardımlara engel olunabilmesi de biraz güç görünüyordu. Bun­ları düşünen Padişah endişe etmeye başlamıştı.

20 Nisan 1453 Cuma günü: II. MEHMET Konstantiniye’yi yalnız karadan sıkıştırmakla ele geçirmenin zorluğunu iyici anlamış bulu­nuyordu. Hele Bizans ve Ceneviz gemilerinden kurulu bir yardım konvoyunun İstanbul’a yaklaştığı duyuldu. Bu gemiler erzak ve cephane yüklüydü. Gemilerden biri Bizans bandıralı, üçü Ceneviz bandıralı ve büyük gemilerdi. Yenikapı önlerinde bulunan Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey’e bu gemilerin Haliç’e sokulma­ması emredilmiş, Osmanlı donanması böylece harekete geçirilmişti. Osmanlı donanması 18 kadar hafif gemi ile borda düzeninde ilerle­di. Düşman gemilerine kürek çekerek saldırıldı ise de, düşman gemilerinin ok, sapan ve attığı Rum ateşiyle Kaptan-ı Derya bu karşı saldırıya dayanamadı ve çekilmeye başladı.

Bu durumu gören Fatih Sultan MEHMET atını denize dalgalar arasına sürerek leventlerine cesaret vermek istedi. Leventler bu kahramanlık gösterisi karşısında geri dönerek saldırılarını devam ettirdiler. Şiddetli lodos rüzgârı, düşman gemilerinin işine yaradı ve bu sırada gevşetilen zincirin üzerinden aşarak Haliç’e girmeyi başardılar:

Kara yönündeki saldırıların ciddi bir sonuç getirmemesi denizdeki bu ilk başarısızlık genç padişahı çok üzdü. Bu sırada Sadrazam Halil Paşa, Padişah’a kuşatmanın kaldırılması teklifinde bulundu. Bunun üzerine II. MEHMET, harp meclisini topladı; genel durum gözden geçirildi. Sonunda başarıya ulaşılacağına inanan hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve inandığı paşalarından Zağanos Paşa kuşatma ve saldırıya şiddetle devam edilmesine taraf olduklarını bildirdiler.

21 Nisan 1543 Cumartesi günü; şehri hem karadan, hem denizden sıkıştırmanın zorunluluğuna karar veren Sultan MEHMET, yeni çareler aramaya başladı. Zinciri kırıp Haliç’e girmek mümkün olmamıştı. Galata’daki Cenevizlileri çiğneyip geçmek hukuka aykırı idi. O sırada genç Padişah’ın beyninde bir deha şimşeği çaktı. Niçin olmasındı? Dolmabahçe koyundaki donanmayı, Haliç ’teki Kasımpaşa kıyısına karadan aşırarak indirmek. Kaptan-ı Derya’ya ve diğer ilgililere emirler verildi. Bu iş için hazırlıklara başlandı.

21, 22 Nisan 1453 gecesi Dolmabahçe’den Kumbaracı Yokuşu’nu takip ederek, Asmalı Mescid’den Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa’ya bir yol açıldı. Yolun üzerine çam kalaslar döşendi, üzerlerine içyağı ve zeytinyağı döküldü kayganlaştırıldı. Dolmabahçe limanında bulunan iki sıra kürekli 70 kadar gemi yelkenlerini de açarak Dolmabahçe- Yenişehir üzerinden Kasımpaşa’ya indirildi. Bir tarih yazarına göre, gemilerin altına tekerlek takıldığı ve kalaslar üzerinden kaydırıldığı da anlatılır. Gemiler topçu ateşi himayesinde binlerce asker, manda, öküzün de yardımlarıyla zayiatsızca ve gizlilikle Haliç’e indirilmişti. Erte­si sabah Bizanslılar, Türk donanmasını Haliç’te, zincirin de gergin olarak yerinde olduğunu görünce şaşırdılar. Akılları başlarına ge­lince de bu gemilerin karadan indirildiğini anladılar. Çaresizlik içinde Haliç’e bakan surlarını kuvvetlendirmeye, savunma gücünü artırmaya çalıştılar.

 

 

Topkapı ile Edirnekapı arasında asıl hücumun beklendiği yer­de bulunan İmparator Konstantin ile Komutan Jüstinyani; tehdit altında bulunan Ensar kapısı ile Balat arasındaki bölgeye geldiler. Haliç’e inme başarısını gösteren Hamza Bey komutasındaki Os­manlı gemilerini bir gece baskınıyla yakmaya karar verdiler. İcra­ata geçmeden evvel bu plan Cenevizliler tarafından Osmanlılara duyuruldu. Padişah haber aldığı bu baskına karşı bir baskın hazır­ladı: Birçok sallar yaptırarak bu salların üzerine toplar yerleştirtti. Bu toplarla deniz üzerinde sektirme ateşi yapılacaktı. Bizanslılar tarafından yapılacak baskına tahsis edilen gemilerin başına komutan olarak Kaptan COCCO memur edilmişti. Hazırladıkları bu bas­kın planı şöyle uygulanacaktı: 500’er tonluk iki gemi arkasında Ve­nedik, Ceneviz, Bizans kadırgaları gece sabaha karşı Osmanlı do­nanmasına yaklaşacak, sonra aniden ortaya çıkarak Osmanlı gemi­lerini ateşe verecekti. Bu plana göre bütün hazırlıklarını da yapmış­lardı. Onlar hazırlanadursun, kara bölümünde savaş bütün şiddetiy­le devam ediyor, surlar Osmanlı toplarıyla devamlı dövülüyor, yaya Osmanlı askerlerinin ok yağmuru da devam ediyordu.

Haliç’teki Osmanlı donanması uyanık tutuluyor, her an yapılabilecek bir baskına hazır durumda bekletiliyordu. Bilhassa geceleri, üzerinde top yerleştirilmiş sallar geminin ilerisine alınıyordu.

28 Nisan 1453 gecesi düşman filosu harekete geçirildi. Osman­lılar sessizlik içinde savaşa hazır, kaptan Cocco’nun kadırgası geri­sinde ilerleyen gemilerin meydana çıkmasını bekliyorlardı. Bu an geldi. Osmanlıların gülle ve okları yağmaya başladı. Hele bu gülle­lerden biri Kaptan Cocco’nun büyük gemisine isabet etti. Kısa bir süre içinde geminin batmasına sebep oldu. Düşman neye uğradığını şaşırdı. Kaçmaktan başka çareleri yoktu. Perişan ve panik halinde dağıldılar ve kaçtılar.

Sultan, deniz baskınından sonra aldığı tedbirlerle Haliç’teki bü­tün Bizans gemilerini yaktırıp, batırttı ve Haliç bölümünde tam bir hâkimiyet kurdu.

Kara bölümünde savaşa her iki taraf da canla başla devam edi­yorlardı. Bu sefer lağım savaşı başlatılmıştı. Daha evvel maden ocaklarında çalışmış erler toplatıldı. Bununla şehre yeraltından girmek için lağımlar kazdırılmaya başlandı. Fakat tam başarıya ulaşı­lacağı zaman Bizanslılar bunun farkına varıyorlar, karşı lağımlar ka­zarak yeraltında kanlı savaşlar veriyorlardı. Bu hareketlerde de bir başarı sağlanamadı. Bununla beraber 7 haftalık devam eden kuşat­ma savaşı sonuçlanma emareleri göstermeye başlamıştı. Topkapı surlarını döven büyük toplar gayet geniş delikler açıyor, bir yandan da ele ne geçerse hendeklere atılıyor gün be gün yer yer hendekler de dolduruluyordu. Haliç tarafında Osmanlı tarafından atılan toplar­la bu yöndeki surlar da yer yer yıkılıyordu. Şehir her iki yönden sıkıştınlırken padişah düşmanın moralini ölçmek ve hem de yapılacak son hücumda beyhude kan dökülmemesi için, tekrar Bizans impara­toru Kostantin’e isfendiyaroğlu’nu gönderdi. İsfendiyaroğlu artık savunmanın mümkün olamayacağını, beyhude kan dökülmemesini, teslim olduğu takdirde, gerek halkın, gerek askerin hiçbirine bir şey yapılmayacağını, imparator ve ailesiyle bütün Bizans büyüklerinin aileleri ve tüm servetleriyle birlikte gitmelerine izin vereceğini, şehre savaşla girilirse doğacak olaylardan sorumlu olamayacaklarını bildirdi. Bu teklife rağmen İmparator;

“Teslim olmayacağız, şehri ölünceye kadar savunacağız” dedi.” İsfendiyaroğlu ’nun bir görevi de iç durumu tespitti. İmparatorun cevabını ve şehrin iç durumunu padişaha anlatı. Durumu son defa gözden geçiren II. MEHMET; 29 Mayıs sabahı hücum için ilgililere son emrini verdi. Hücum karadan ve denizden aynı zamanda yapı­lacaktı.

Padişah bütün orduya;
— İşte görüyorsunuz. Kostantiniye şehrini koruyan bu surlarda üç büyük delik sizleri bekliyor, diyerek onları teşvik etti. 28 Mayıs 1453 Pazartesi günü akşamı surların duvarlarında büyük gedikler açılmıştı. Bizanslılar son gayretlerini gösteriyorlar, bu gedikleri onarmaya çalışıyorlardı. Bütün Osmanlı kuvvetleri, Topkapı ile Edirnekapı arasında toplanmıştı. Düşmanın sabaha kadar açılan ge­dikleri onarmaması için o gece şehir etrafında mum donanması em­redilmişti.
Mum donanması: Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’nın MEKKE’nin ele geçirilmesi sırasında tarihte ilk defa ya­pılmıştı. Resulü Ekrem; o gece Mekke kalesi etrafında 1O bin ayrı yerde ateş yaktırmış ve geldiğini bu büyük ateş donanmasıyla Ku­reyşlilere bildirmişti.
O gece İstanbul surları etrafında da böyle bir ateş yakılmış bü­tün surlar aydınlatılmıştı. Toplar durmadan gülle yağdırıyor, meh­teri er hamasi marşları çalıyor, bütün asker Allahu Ekber sesleriyle tekbir getiriyor, atların kişnemesi ve hır heyula devam ediyordu. Osmanlılar sevinç ve moral içinde, Bizanslılar ise korkudan titreşmek­ten başka bir şey yapamıyorlardı.

Son hücum için Sultan MEHMET şöyle tertip aldırmıştı:
29 Mayıs 1453 Salı günü sabahı fecirle birlikte hücuma geçile­ceği bütün orduya duyurulmuştu. Ordunun son saldırı için bütün ha­zırlıkları da tamamdı.
Ordu üç kola bölünmüştü: Birinci kol; 50.000 askerle Yedikule karşısında, İkinci kol; 50.000 askerle Tekfur Sarayı karşısında. Üçüncü kol; Padişah komutasında yeniçerilerden oluşmuş ve Topkapı-Edirnekapı arasındaki gedik karşısında idi. Haliç’e indirilen Os­manlı donanması; Ensar kapısıyla Unkapanı arasında tertiplenmişti. Beşiktaş koyunda bırakılan gemiler de Yenicami kapısıyla Langa kapısı arasında tertip almışlardı. Kara bölümünde açılan üç gedik vardı: Biri, Bayrampaşa deresinin sura girdiği yerde, diğeri; Top ka­pısında, bir diğeri Edirne kapısı civarında idi. İstanbul’a bu üç ge­dikten girilecek ve Bizans hükümranlığına son verilecekti.
Nihayet 29 Mayıs 1453 Salı sabahı fecirle beraber karadan ve denizden hep birlikte dünya tarihinde görülmemiş bir dehşetle hücu­ma başlandı. Hücum yönleri bakımından düşman yanıltıldı. Önce beklenmeyen yerlere sahte hücum gösterileri başlatıldı. Arkasından bütün topçu, gedik yerlerine şiddetli ateşleriyle atışa başladı. Bir yandan da yüzlerce kös, davul ve mehterin vaveylası, askerin tekbir sedaları; “Vur bire ha, vur bire ha” bağrışmaları yeri göğü inletiyor­du. Bu gürültüyü, atılan güllelerin ve mancınıkların fırlattığı büyük kayaların çıkardığı sesler barut dumanları ve Rum ateşi alevleri, çan sesleri tamamlıyordu
Osmanlı kuvvetleri görülmemiş bir iman kudreti içinde azimle ilerliyorlar, ya ölüyor ya öldürüyorlardı. Son Rum Kayzeri Konstan­tin ve kuvvetleri de hücum cephesinde ölesiye inatla savunmaları­nı devam ettiriyorlardı. Üçüncü defa hücum tekrar edilirken Cene­vizli komutan Jüstinyanüs ağır şekilde yaralanmıştı. Cepheden geri­ye alındı. Bu durumu gören savunucular, büyük bir moral kırıklığı­na uğradılar. Artık son ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu sıralarda Tek­fur Sarayı ve Haliç’teki surlara karşı da hücuma geçirilmişti. Zağa­nos Paşa kuvvetleri, Haliç’e bakan surlara saldırıyorlardı. Fakat bu üçüncü hücum da büyük kahramanlıklara, üstün vatan duygularına ve çetin çarpışmalara rağmen umulanı vermemişti. Ama ULUBAT­LI HASAN, Yeniçeri Murat gibi genç Türk askerleri 30 kadar arka­daşlarıyla, diğer hücum kollarından önce davranarak, Hakan’ın san­cağını Topkapı kalesinin en önemli bir burcuna ölümü pahasına da olsa dikmeyi başardı. Şanlı Osmanlı bayrağının Topkapı surları üze­rinde dalgalandığını gören yeniçeriler müthiş bir saldırıya geçtiler. Artık ne gâvurun oku, ne Rum ateşi hiçbiri para etmiyordu. Büyük hücum başlamıştı. Kıyamet, Topkapı ile Edirnekapı arasında kopu­yordu. İmparator Konstantin de savunmanın ağırlık merkezini bura­ya vermişti. Büyük gayretler gösteriyor, karşı koymaya çalışıyordu.

Sonuca yaklaşılmıştı. Cengâver Türk askerleri ölülerin üzerin­den geçerek Edirnekapı’dan Unkapanı yönündekiler de buradaki ka­pılardan, Topkapı ve civarındakiler surlara binlerce merdiven daya­yarak şehre girdiler. Nihayet Haliç’teki kapılar da açıldı, buralardan da şehre girildi. 53 gün süren kuşatma kesin bir zaferle noktalandı ve İstanbul bizim oldu. Bu zaferle binlerce senedir hükümran olan Doğu Roma İmparatorluğu yıkılıp gitti.

Bu sırada 20.000 kadar Hıristiyan, Ayasofya Kilisesi’ne sığın­mıştı. İmparator da bu yöne kaçarken önüne yaralı bir azap askeri çıktı. Konstantin bu yaralı Osmanlı askerini öldürmek isterken, yer­den can havliyle fırlayan asker, İmparator’un üzerine saldırarak onu yere serdi.

Böylece, muzaffer Osmanlı Türkleri şan ve şeref dolu tarihleri­ne yeni bir zaferi daha yazdırdılar. Bu padişah, bu ordu tarihin bir devrini kapatmış yeni devrini açıyordu.
İSTANBUL’UN FETHİNİN DOĞURDUĞU SONUÇLAR:
Fatih ve askerleri” Fetih hadisi”nin müjdesine nail oldular. Sultan MEHMET, Fatih unvanını aldı. Askerleri de” Ni’mel-ceyş” oldu.

Siyası yönden: İstanbul şehri Asya ve Afrika kıtalarının en önemli yerinde, Karadeniz Boğazı üzerinde olduğu için, dünya tica­retinin o devirde merkezi idi. Dünya ticaretine yol açacak köprü bu­rada kuruluyordu. Bu bölgeye hâkim olan dünyaya hâkim olabilir, deniliyordu. Nitekim Osmanlı Türkleri İstanbul’u ele geçirdikten sonra, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının en mühim yerlerine hâkim olarak oralara, uygarlıklar götürmüşlerdi.

Anadolu ve Rumeli’nde toprakları bulunan Osmanoğulları’nın ülkelerinin göbeğinde bir kâbus gibi duran Doğu Roma İmparator­luğu ’nun başşehrini ele geçirmeleri zorunluydu. İşte Osmanlılar bu­nu yaptılar.

Askeri yönden: İstanbul’un ele geçmesi ile Osmanlı ordularının Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında serbestçe ilerlemeleri mümkün olmuştu.

O devri n en büyük ve en kuvvetli kalesi İstanbul ’u aldıktan son­ra, bu kaleye dayanılarak, Karadeniz ve Akdeniz’e hâkim olunmuş, bu iki iç deniz Osmanlı gölü haline getirilmişti.

İstanbul şehrinin Osmanoğulları tarafından ele geçirilmesi; dün­ya savaş tarihinde, kale kuşatmaları yönünden en önemli olay ola­rak kabul edilmiş, bu şanlı zafer, dünyadaki bütün ordu komutanla­rına dersler vermişti.

Osmanlılar’ın İstanbul’u ele geçirmeleri çağı değiştirmiş, Orta­çağ kapanarak, Yeniçağ başlamıştır.

Dünya kamuoyu önünde; İstanbul’un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi XV. asrın en önemli olayı olarak kabul edilmiş, Müslü­manları sevindirirken, Hıristiyan âlemini hem üzmüş hem de kor­kutmuştur.

” İstanbul elbet feth olunacaktır, onun komutanı ne güzel komu­tan, onun askeri ne güzel asker” sözü de ayrı bir mana taşıyordu. Bu müjde padişah ve askerlerin ruhunda güneş gibi parlamış, İstan­bul’un ele geçmesinde en önemli sebep olmuştur. Fetihten sonra Sultan MEHMET, “Fatih” unvanına mazhar olmuş, ayrıca en güzel komutan ve askerleri de en güzel asker olarak tarihe geçmişlerdir. Ayrıca fethin bir sembolü olarak Hıristiyan âleminin en büyük ma­betlerinden biri olan Ayasofya camiye çevrilmiş, 1 Haziran Cuma günü de Cuma namazı kılınmıştır.

Tags:

This entry was posted on Perşembe, Şubat 21st, 2013 at 7:12 pm and is filed under Savaşlar. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a reply

You must be logged in to post a comment.