TB-500
21
Şub

Türk Kurtuluş Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

KURTULUŞ SAVAŞI ( 1919-1922) Türk Kurtuluş Savaşı; ülke bütünlüğünü korumak, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak için tüm ulusca girişilen, çok cepheli bir savaştır. Kurtuluş Savaşı; Osmanlı Devleti ’ni yok eden, Türklere yaşam hakkı tanımayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması sonucu Türk milletinin bir ölüm-kalım mücadelesi olarak başlamıştır.

Kurtuluş Savaşı

 

Read the rest of this entry »

Tags: , ,

21
Şub

Çanakkale Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

ÇANAKKALE CEPHESİ Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti ‘ni Almanya’nın yanına iten İngiltere, Balkan Savaşı’nda perişan olmuş Osmanlı Devleti ordusunu küçük görüyor ve Çanakkale Boğazı’nın İngiliz donanmasınca kolayca geçilebileceğini, hatta İngiliz zırhlılarının büyük toplarının karşısında, Balkan mağlubu Türk askerlerinin kaçacağını sanıyordu.

Çanakkale Savaşı

 

Read the rest of this entry »

Tags: ,

21
Şub

II. Viyana Kuşatması

   Posted by:    in Savaşlar

Prof Dr. Mehmet Maksud

Macarların çoğu Katolik olup, sâdece orta Macaristan’dakiler Ortodoks idiler. Bu bölgeye hâkim olan Avusturyalılar, bu sayıları az olan Macarları Katolik yapmak, kendi dinlerine497 çevirmek istediler. Bunlar kabul etmeyince, beyleri ve bâzı ileri gelenleri, 1670 yılında Avusturya yetkilileri tarafından öldürüldüler. Orta Macar Beyinin oğlu Tököli İmre 1673 yılında ayaklandı, sonra Osmanlı Cihan Devleti’ne sığındı. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Budin Beylerbeyi Uzun İbrâhîm Paşa’yı, Serdar (başkomutan) atayarak, İmre Tököli’yi Orta Macaristan’ın başına geçirmekle görevlendirdi. Osmanlı Cihân Devleti, o çağda, askerî gücünün doruğundaydı. Sadrâzam, Avusturya-Macaristan İmparatoru dışında, diğer bütün Avrupa hükümdarları ile aynı statüde idi. İbrahim Paşa, Orta Macaristan’ın başkenti Kaşav’ı alarak, 1682 de Tököli İmre’yi başa geçirdi.

2. Viyana Kuşatması

 

Read the rest of this entry »

Tags: ,

21
Şub

Mohaç Meydan Muharebesi

   Posted by:    in Savaşlar

Osmanlılar ile Macaristan krallığı arasındaki meydan savaşı (29 Ağustos 1526).

Mohaç Meydan Muharebesi

Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad’ı ele geçirmesinden (1521) sonra Macaristan Kralı Lajos ile Osmanlılar arasındaki zaten iyi olmayan ilişkiler daha da sertleşti. Aynı dönemde Fransa Kralı François’nın Pavia’da Almanya İmparatoru ve İspanya Kralı Karl V’ye yenilip tutsak olması hemen tüm Batı ve Güney Avrupa’nın Karl V’in hegemonyası altına girmesi tehlikesini ortaya çıkardı. Yine aynı dönemde İran’da yeni tahta çıkan Şah Tahmasp’ın Osmanlılar’a karşı Karl V ve Lajos’a bir ittifak önerisinde bulunması üzerine Osmanlılar Macaristan üzerine sefer kararı aldı. İstanbul’dan Rumeli akıncı beylerine Aralık 1525 – Ocak 1526 tarihleri arasında gönderilen emirlerle Rumeli askerlerinin 1526 baharında Sofya ovasında hazır olması istendi. Aynı biçimde Kırım hanı ile Anadolu beylerbeyine de gerekli emirler gönderildi.

Read the rest of this entry »

Tags: , ,

21
Şub

Çaldıran Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

Çaldıran Meydan Muharebesi ve Zaferi (23 Ağustos 1514)

Çaldıran meydan muharebesi: Her ikisi de Türk olan Osmanlı ve Safevî devletleri arasında yapılan pek büyük ve önemli bir mey­dan savaşıdır. Bu savaş o devirlerde, Osmanlı devletinin kaderini tayin eden bir savaş olarak da kabul edilir.

Yavuz Sultan Selim komutasındaki Osmanlı ordusu ile Şah İs­mail’in komuta ettiği Safevi ordusu arasında, VAN şehrinin 90 km. kadar kuzey doğusundaki ÇALDIRAN ovasında 23 Ağustos 1514 günü yapılmış, savaş tarihinde Çaldıran Meydan Muharebe­si diye adlandırılmıştır.

Çaldıran Savaşı

Anadolu birliği yolunda atılmış önemli bir hamle olan bu sa­vaş; Osmanlı Türklerinin savaşma sanatında gösterdikleri şaheser örneklerden biridir.

Şah İsmail mezhep farklılıklarından istifade ederek Osmanlı Devleti’ni temelinden yıkmak, Anadolu’ya hâkim olmak istiyor, yakın doğuda korkunç bir huzursuzluk doğuruyordu.

Doğuda İran Devleti’nin başında bulunan, soyu Türk fakat mezhebi Şii olan Şah İsmail; Osmanlı Devleti’nin doğudan uğra­dığı siyasi tehlike oluyordu. Yazdığı Türkçe şiirlerle, Anadolu’nun içlerine kadar soktuğu adamlarıyla, kısa zamanda halkın, hatta devlet büyüklerinin, ordu komutanlarının arasına fesat düşürüyor, bu yüzden yurtiçinde zaman zaman tehlikeli ayaklanmalar oluyor, devlet başına halli güç gaileler açılıyordu. Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun, kalbini, ruhunu kemiren bu tehlike mutlaka ortadan kalk­malıydı. Bunu da ancak Yavuz Sultan Selim gibi komutanlık mer­tebesi dehaya ulaşmış örnek bir kahraman, bir cihangir başarabilir­di. Osmanlı Devleti son çareyi bu düşüncede görüyordu. Çünkü Ankara savaşında Yıldırım Bayezid’in Timurlenk ordularına karşı uğradığı felakete benzer bir yeni duruma uğradığı takdirde bu ye­nilgi Timurlenk karşısında uğranılan yenilgiden daha elem verici olacaktı. Taht şehri SEMERKANT olan Timurlenk, kazandığı za­fer sonunda, görünüşte tabiilik durumuna soktuğu Anadolu’yu bı­rakıp ülkesine dönmüştü.

Şah İsmail’in hükümdarı olduğu Safevi İmparatorluğu’nun başşehri Tebriz’di. Anadolu’ya çok yakındı. O sıralarda Doğu Anadolu, Osmanlıların elinde değil, Safevîler’in hâkimiyeti altın­da idi. Bundan başka Timurlenk, Osmanlılar gibi Sünni (Ehli Sün­net Vel Cemaat) mezhebinde idi. Şah İsmail-i Safevi ve halkı ise Şii idiler. Şiilik propagandası ve bu mezhebi kabul edenlerin ço­ğalmasıyla devletinin yükseleceğine inanan Şah İsmail, ülkesinin olduğu gibi, Anadolu’nun da bu mezhebi ancak zorla kabul edece­ğini biliyordu. Bu düşünceler içinde bu hâle izin vermek ise Os­manlı Devleti’nin sonu olacaktı.

 

ÇALDIRAN SAVAŞININ SEBEPLERİ:

Osmanlıların iki ana siyaseti vardı: 1 – Batı siyaseti, 2- Doğu siyaseti.

Batı siyaseti; Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak Tuna Nehri’nin güneyine kadar Avrupa kıtasında geniş­lemeyi başarmışlardı.

Doğu siyaseti; İslâm dünyasını birleştirmek, büyük bir İslâm devleti kurmak istemişlerdi.

Fatih Sultan Mehmed devrine kadar Batı siyasetini izleyen Osmanoğulları, onun ölümünden sonra doğuya dönmüşler, gayeleri­ne ulaşmaya çalışmışlardır. Yalnız doğu siyaseti iki padişah üzeri­ne düğümlenmiştir. Önceleri Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Bayezid-i Veli, ondan sonra da Yavuz Sultan Selim doğu siyaseti­ni izlemişlerdir. Yavuz bütün gayelerine ulaşamadan ölmüş, ondan sonra gelen Osmanlı padişahları; Batı’da yapacakları savaşların getireceği maddî sonuçları göze alarak bu büyük gayeye ulaşama­mışlardır.

II. Bayezid devrinde Şah İsmail, Anadolu insanı arasında Şiili­ği yayarak Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde çoğalmaya başla­mıştı. Bu suretle Osmanlı Devleti’nin siyaseten çökmesini hazırlı­yor, hükümranlığını Akdeniz kıyılarına kadar uzatmak istiyordu.

 

Bu hareket Osmanlılar tarafından vaktinde sezilmiş ve tehlike an­laşılmıştı. Anadolusuz Avrupa, Osmanlıları barındıramazdı. Bu ba­kımdan siyasetin değiştirilmesi, Batı’dan vazgeçilerek doğuya dö­nülmesi kararlaştırılmıştı. Kısa bir süre içinde iç ve dış siyasetin akıntı yönü değiştirilerek, doğu siyaseti başlatıldı.

Bayezid-i Veli devrinde, Osmanlı Devleti’nin Batı siyasetini bırakıp doğu siyasetine dönmesi karşısında, düşmanları da boş durmamış, komşu Mısır ve İran devletlerini Osmanlılar üzerine saldırtmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu durumları açık­lığıyla gören Trabzon Valisi Şehzade Selim; İran’ın güttüğü siya­setle yakından ilgileniyor, doğuda olan bitenleri izliyor, belki de o sıralarda padişah olunca yapacaklarını tasarlıyor, ana hatlarıyla plânlıyordu.

Nitekim tarihte doğuya şuurlu, kusursuz parmak koyan Selim olmuştur. Şehzadeliği süresince, İran Hükümdarı Şah İsmail ile yakın temas kurmuş, onunla görüşme imkânı bulmuş ve onu çok iyi tanımıştı. Büyük Osmanlı Devleti’nin ayakta kalması için iki komşu devlet olan, İran ve Mısır’ı hâkimiyeti altına almasının zorunlu olduğunun idraki içindeydi. Selim padişah olunca; başlan­gıçta buna göre hazırlanmış, hazırladığı plânlarını da buna göre gerçekleştirmiştir. Bu suretle Osmanlı harp tarihini birçok şanlı za­ferlerle süslemesini bilmiştir.

Yavuz Sultan Selim’in hazırladığı plânın birinci safhası şu idi: Rumeli’de devlet sınırlarının doğal bir çizgisi olan TUNA Nehri’ni kuzeye geçmemek, bu çizgiden güneye de kimseyi geçir­memek.

Osmanlı İmparatorluğu için siyaseten bir tehlike olan, doğudan gelecek Safevi saldırısından ülkesini korumak, Ülke içinde; siyasi sonuçlar doğurabilecek olan Şiiliğe karşı bir mücadeleye başla­mak, kısacası Safevî Devleti’ni tümüyle hâkimiyeti altına almak olacaktı.

İran hükümdarı Şah İsmail’in maksadı ise; bütün açıklığıyla anlaşılmıştı. Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde Şii mezhebini yaymak, mensuplarını çoğaltmak, bu suretle de taraftan çoğalınca siyaseten Osmanlı Devleti’ni tamamen yıkmak, İran’ın ayakta kal­masını sağlamaktı. Bu politika ve bu maksat açık bir alan da bul­muş, kısa bir süre içinde Şii mezhebine girenlerin sayısı çoğalmış, ordu içinde rütbeli ve rütbesiz askerler arasında askeri düzene ay­kırı olmasına rağmen bu mezhebe girenler görülmüştür. Hatta son zamanlarda devleti yürütenler üzerinde bile etkisini göstermeye başlamıştı. Siyasi sonuçları çok büyük olacak olan bu durumdan ülkeyi korumak için Padişah Yavuz Sultan Selim bütün düşünce­sini bu duruma bağlamış, plânlarını buna göre hazırlamaya başla­mıştı. Hele son zamanlarda Şah İsmail’in Amasya Valisi Şehzade Ahmet’in oğullarını himayesi altına alması bardağı taşıran son damla olmuş, İranlılarla savaşı kaçınılmaz yapmıştı. İşte bu sebep­lerden ötürü; Yavuz Sultan Selim İranlılarla savaşa karar vermiş, ilk iş olarak da ülke içinde Şii mezhebine geçmiş olanları gizli araştırmalarla sayılarını meydana çıkarmış, bunların 40.000 kadar oldukları anlaşılmıştır. Bu suretle ülke içinde bulunan Şiilerin kon­trolleri sağlanmıştır. Yapılacak askerî harekâtın müşkülata uğra­madan yerine getirilmesi artık mümkündü. Savaş yapılırken en önemli bir devresinde memleket içinde bir gaile çıkması tamamen önlenmişti. Artık sıra savaş hazırlıklarına gelmişti.

 

ŞAH İSMAİL-İ SAFEVİ:

Dedesi Cüneyt, babasının adı Haydar’dı. Türk aslından olan Şah İsmail SAFEVİ; dedesi ve babasını öldüren Şirvan Şahı’nı or­tadan kaldırarak İran’a hâkim olmuştu. Kısa süre içinde AKKO­YUNLU İmparatorluğu’nu haritadan silmiş, bu devleti tarihe göm­dükten sonra ÖZBEK İmparatorluğu’nu da büyük bir bozguna uğ­ratarak, baş döndürücü bir hızla büyük Safevi İmparatorluğu’nu kurmuştu. Ülkesi o devirlerde, Diyarbakır’dan Taşkent’e kadar uzanıyordu. Mezhebi Şii olan Şah İsmail, bu mezhebi yayarak adeta mezhebini Safevi Devleti ile özdeşleştirmeye çalışmıştı. 10–12 kadar devletin topraklarını kendi sınırları içine sokan Şah İsma­il, idari ve askeri dehasıyla büyük bir imparatorluk kurmayı başar­mıştı. Ülkesinin genişleme ve kalkınmasını Şii mezhebinin yayıl­masında görmüş, varlığını buna bağlamıştı.

 

OSMANLI ORDUSUNUN SAVAŞA HAZIRLANMASI, YIĞINAĞI, KARŞI TARAF YÖNÜNE YÜRÜYÜŞÜ:

 

Edirne şehrinde o yıl Yavuz Sultan Selim’in başkanlığında di­van toplandı. Sultan; divan mensuplarına Osmanlılarla İran ara­sında var olan bütün uzlaşmazlıkları birer birer anlattı: Devlet er­kânının ve komutanların da fikrini aldıktan sonra, fikir birliğine varılmış, İran’a savaş karan verilmişti. (1) Bu konuda Müftü Hamza Saru Görez’in fetvası ve İbni Kemal’in risalesi Osmanlıların fikirlerini aksettirmesi bakımından önemlidir; Müftü Hamza Saru Görez fetvasında: “… Biz dahi şeri’atiin hükmü ve kitablarımızun nakli ile fetva virdük ki ol zikr olunan taife kâfirler ve mülhidlerdür…. hem ehl-i fesaddur, iki cihetten katledilmeleri vâcibdür…”

Öte yandan, İbn Kemal’in daha mufassal olarak kaleme aldığı risalesinde (Fi tekfiri-i refâviz), Şah İsmail ile ehl-i Şia hakkında­ki Sünni görüşü müşahede mümkündür. Bu risalede küfr ve irtidadına hükmedilen Şah İsmail ile askerlerine karşı açılacak savaş­ların diğer devletler ile yapılan harpler gibi cihâd sayılacağı belir­tiliyor, umumiyetle, Safevilerin öldürülmesinin caiz olup, malları­nın helâl, nikâhlarının ise batıl olduğu açıklanıyor idi.

Hazırlıklara başlandı. Arkasından ordunun seferber olması için bütün eyaletlere haberler salınmış, Anadolu’da Bursa yakınındaki Yenişehir havalisi, yığmak yeri olarak bildirilmiş, orada toplanıl­ması emredilmişti. Edirne’deki ordu birliklerine silah ve cephane dağıtılmış, bu ordunun bütün ihtiyaçları üç gün içinde tamamlan­mıştı.

Osmanlı ordusu, 19 Mart 1514 Pazartesi günü Edirne’den İs­tanbul’a doğru yürüyüşe geçirildi. Yürüyüşün onuncu günü 29 Mart’ta İstanbul’a varıldı. Eyüp-Kâğıthane bölgesinde ordugâha geçildi. Askerler istirahata bırakıldı. Padişah, devlet erkânı ve ko­mutanlarla birlikte Hazreti Ebâ Eyyüb el-Ensârî’nin kabirlerini zi­yaret ettiler. Kurbanlar kesilip fakirlere de pek çok sadaka dağıtıl­dı. Bilhassa Sünni ulemanın verdiği fetvalar üzerine büsbütün he­yecana gelen halk, Safevilere karşı sefere çıkan Selim’i görmek üzere Eyüp’ü doldurmuş, Haliç’i ise kayıklar istilâ etmişti.

Yavuz Sultan Selim, ellerini açarak bütün inancı ve bağlılığı içinde Allah’a yalvardı:

“Allah’ım… İslam’ın kurtarılması ve yükseltilmesi için, zaferin Osmanlılar tarafından kazanılmasını sağlamanı diliyorum” dedi.

O günlerde Manisa Valisi olan oğlu Şehzade Süleyman, İstan­bul’a getirildi. Padişah vekilliğiyle İstanbul’da bırakıldı. Bir an ön­ce ordunun Anadolu’ya geçmesi için hazırlıklar hızlandırıldı. Ve bir sabah Yavuz Sultan Selim beraberindekilerle Beşiktaş’tan Üs­küdar’a geçti.

Hedef bölgesi İran tarafları, o yıl çok kurak geçtiğinden ikmal sıkıntısı çekilmemesi için, deniz yoluyla Trabzon’a çok miktarda erzak gönderildi.

Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa ordusuyla, gemilerle Anadolu yakasına geçmek üzere Gelibolu’ya geldiler. Ordu kısa zamanda Gelibolu’dan Çanakkale’ye geçirildi. Yığınak yerlerine hareket et­tirildi.

Padişah; beraberlerindekilerle birlikte, Üsküdar’dan 21 Nisan 1514 günü yürüyüşe geçti.

Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa, Anadolu askerinin bir bölümüyle Padişah’ı, Maltepe’de karşıladı. Bu sırada Bosna yar­dımcı kuvvetleri de orduya katıldı. 22 Nisan 1514 günü ordugâh civarında yakalanan bir İranlıya savaş ilan mektubu verilerek Şah İsmail’e gönderildi. Padişah ertesi günü ordu ile Bursa yönünde yü­rüyüşe geçti. Kısa bir süre sonra Yenişehir havalisine varıldı. Bu­rada Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa da ordusuyla padişah kuvvet­lerine katıldı. Yenişehir ovasında yığınağını tamamlayan ordu, pa­dişah tarafından denetlendi. Eksikler tamamlandı. Orduya lüzum­lu görülen her şey ikmal edilerek yürüyüşe devam edildi. 3 günlük bir yürüyüşten sonra Seyitgazi’ye gelindi. Burada 3 gün dinlenil­di ve hazırlıklar tamamlandı. Padişah bütün askere hitap ederek sa­vaşı anlattı ve onlara moral verdi. Mükâfatlar dağıtıldı. Ordu, Se­yitgazi’den sonra emniyet düzeni alınarak tekrar yürüyüşe geçildi. Vezirlerden DUKAKİN AHMET Paşa, 20.000 sipahiyle öncüye memur edildi. Sinop Valisi KARACA AHMED Paşa da 500 kadar akıncı süvari ile yürüyüşü kolaylaştırmak, karşı tarafın durumunu meydana çıkarmak, onlar hakkında bilgi edinmek ve esir ele geçir­mek görevleriyle, ordunun çok ilerisine, İran içlerine kadar sızmak şartıyla bir keşif grubu halinde ileri sürüldü. Arkadan büyük Os­manlı ordusu, Konya-Kayseri yoluyla Kayseri’ye doğru hareket etti. Yürüyüş esnasında yol boyunca gruplar halinde kuvvetler or­duya katılıyorlar, ordunun sayısını arttırıyorlardı. Birkaç gün de Kayseri’de dinlenildi. Yavuz bu duraklama sırasında, Zülkadiriye Hâkimi Alaüddevle ile bir konuşma yaptı. Kendisinden verebile­ceği kadar süvari kuvveti istedi. Alaüddevle yardım bulamadığı gi­bi, Osmanlı ordusunu geciktirme, karıştırma hareketleriyle kötülük yapmaktan çekinmedi.

Osmanlı ordusu içinde bulunan bazı askerler, Şah İsmail’in üzerine gidilmemesini istiyorlar ve bunu açıkça gösteriyorlardı.

Şah İsmail de bütün umudunu bu aradaki mesafeye bağlamış, mütemadiyen çekiliyorlardı. Osmanlı ordusu ise; zahmetli yürü­yüş ve yokluklar içinde devam eden bir yolculuk sonunda Sivas’a kadar gelmişti. Sivas’ta ordu sayıldı. 140.000 kişi olduğu anlaşıl­dı. (Hayreddin Efendi tarihinde 180.000 kadar diye yazılmış.) Ağırlık ve nakliye kolları ise 5000 araba, 6000 deve, orduyu arka­sından izliyordu. İkmal işlerine yardım, ordunun gerisinin emniye­tini sağlama maksadıyla, ordu içinden yaşları pek genç olanlarla çok yaşlı olanlardan 40.000 kişi ayrılmış, Kayseri, Tokat bölgesin­de bırakılmıştı. Sivas’ta son olarak ordu bir defa daha gözden ge­çirilmiş, eksikleri tamamlanmış, tekrar Erzincan’a doğru yürüyüşe geçilmişti. O yıllarda İran ve Kürdistan tarafları kuraklık yüzünden kıtlık içinde bulunuyordu. Bundan başka, Şah İsmail’in eniştesi Kürdistan Hâkimi Ahmet Han, Osmanlı ordusu yürüyüş kollarının önünden kaçarken gerisinde bıraktığı yerlerdeki köy ve kasabaları yakıyor, yıkıyor, taşıyamadığı iaşe maddelerini ve taşıma araçları­nı yok ederek, Osmanlı ordusunun yürüyüş yolunu boydan boya boşaltıyor, bu yüzden de erzak ve ihtiyaç maddelerini bulmakta müşkülat çekiliyordu. Yavuz Sultan Selim bu olacakları evvelden tasarlamış, icap eden tedbirleri de evvelden almıştı. Bu sebeple or­dunun bütün ihtiyaçları gemilerle deniz yolundan Trabzon’a geti­riliyor, oradan da katırlar sırtında orduya ulaştırılıyordu.

Erzincan yakınlarına gelindiğinde Şah İsmail’e 3’üncü mektup da gönderildi. Bu mektupta Erzincan’a gelindiği bildiriliyor, sava­şa çağırıyordu. Nihayet YASSIÇİMEN denilen yerin yakınında ordugâha geçildi. 18 Temmuz 1514 günü İranlılar tarafından gön­derilen bir elçi, Yavuz’a Şah’ın cevabî mektubunu getirdi. Şah İs­mail, Yavuz’a atıp tutuyor, küfürler yağdırıyordu. Bu mektuptan ordunun haberi olmadı. Yalnız hareketler çabuklaştırıldı. Yeni ye­ni keşif kollan çıkarıldı. Bütün keşif kollan karşı devlet sınırlan içine sızdırıldı. Her taraf araştırılıyordu. Osmanlı ordusu da Erzin­can’dan sonra Erzurum-Eleşkirt üzerinde yürüyüşe geçirilmişti. Birçok zorluklara rağmen Safevileri bir an evvel meydana çıkar­mak için keşif kollan çıkarılıyordu.

Şehsuvaroğlu Ali Bey ve Mihaloğlu Bali Bey, Feruştah Bey, süvari kuvvetleriyle ayrı ayrı yönlere gönderiliyor, bunlar savaşılacak Safevilerle temas kurmak bilgi edinmek için çabalayıp duruyorlardı. Bali Bey, Çemrik civarında rastladığı İranlı birkaç eri yakaladı, birkaçını sorularını cevaplandırması için sıkıştırdı, bazılarını da Padişah’a gönderdi. Ordu doğu yönüne yürüyüşe de­vam ediyor, bir an evvel Safevilere rastlamak ve saldırmak istiyor­du. Nihayet Otlukbeli savaşının yapıldığı Tercan Ovası’nda Eski-tepe’ye gelindi. Ordu dinlenirken, Trabzon Beylerbeyi Mustafa Bey, emirlerine verilen bir süvari birliğiyle Bayburt Kalesi’nin ele geçirilmesi için görevlendirildi. Süvari grubuyla bu yöne gönderil­di. Osmanlı ordusu da Azerbaycan yönüne yürüyüşe geçirildi. Sökmen (Mollasüleyman) denilen yere gelindiğinde, Gürcistan Hâkimi GÜZACA Bey tarafından gönderilen erzaklar, bu sırada yiyeceğe çok ihtiyaç duyulduğundan çok makbule geçmişti. Ay­lardan beri devam eden, yorgunluktan başka bir şey sağlamayan bir yolculuk askeri perişan etmişti. Hele Padişah’ın 40 menzile böldüğü yürüyüşle TEBRİZ’E gidildiği öğrenilince; asker ve hatta bazı komutanlar arasında moral bozukluğuna sebep olmuştu. Bık­kınlık son kertesine gelmişti. 4 aydan beri yolda oldukları halde bir türlü Şah İsmail’in ordusuna rastlayamamaları orduda huzursuzluk meydana getirmişti. Geri dönmek arzusuyla orduda ayaklanma noktasına bile gelinmişti. Yeniçerilerden bazılarının Padişah otağı­na kurşun atacak kadar ileri gittikleri görüldü. Bu durum karşısın­da Sultan Selim cesaretle otağından dışarı çıktı. Tek başına küheylanına (atına) bindi. Atının üzerinde dimdik dururken:

“Asker kıyafetli korkaklar, beraberinde cesaret ve kahramanca savaşmak varken, inatla karşı mı çıkarsınız. Kansının koynunu sa­vaş alanına değişecek askere ihtiyacım yok. İsteyen geri dönsün. Buraya kadar geri dönmek için gelmedim. Bütün yokluklara, yor­gunluklara karşı koymadan zafer nasıl kazanılır? Hedefimize yak­laşmışken geriye dönmek büyük bir aşağılıktır. Cesaretleri kalma­mış, korkaklar, kahramanlıklarıyla Osmanlı Devleti’ni yükseltmek isteyenlerden ayrılsın. Ben kararımdan dönmem. Tek başıma da Şah İsmail’e karşı çıkarım” dedi ve atını sürdü gitti. Arkasından tuğlar, sancaklar, bölük bölük ordu, kaynayan ak köpüklü sel gibi kendisini takip edip yürüdü.

Yürüyüş yolu üzerinde tararcasına Safevi ordusunu aramak için Mihaloğlu Mehmet Bey, Şehsuvaroğlu Ali Bey, Mihaloğlu Bali Bey’in keşif grubu Karakilise’ye yaklaştığı sırada Şah İsmail ordusuna mensup Komutan Kürşat’ı yakaladı. Meğer o da Osman­lı esiri yakalamak için yola çıkmış. Beraberindekilerle beraber Padişah’a gönderildi. Padişahın yaptığı soruşturmada; Şah’ın henüz Tebriz’de olduğunu öğrendi.

Osmanlı ordusu. Sökmenden hareketten sonra, Karakilise’ye yaklaştığı sırada düşman içlerine gönderilen casuslardan Kürdistan Hâkimi Ustaçlıoğlu Ahmet Han’ın HUY yakınında Şahını bekle­diği. Şah’ın 60.000–70.000 kadar ordusuyla Çaldıran Ovası genel istikametinde yürüdüğü haberi geldi. Yavuz, ordusunu Karakili­se’ye doğru harekete geçirdi.

Ordu ilerisinde keşif yapmak üzere görevlendirilen Mihaloğlu beraberindekilerden Bali Çavuş’la, Ustaçlıoğlu Ahmet Han’ın eyalet askerleriyle Huy denilen yerde bulunduğunu. Şah İsmail kuvvetlerinin de Huy’a geldiğini duyurdu.

Osmanlı ordusu bu haber üzerine düşman tarafına doğru sürat­le ilerlemeye başladı. Ordu DANASAZI denilen yere geldiği sıra­da Şehsuvaroğlu Ali Bey’den, Bayezid kalesinin ele geçtiği müj­desi alındı. Nihayet Osmanlı ordusu 22 Ağustos 1514 günü Çaldı­ran ovasına vardı. Şah İsmail’in komuta ettiği İran ordusunun da ovaya hâkim tepelerde ordugâha geçmiş olduğu görüldü. Yavuz Sultan Selim Safevileri görür görmez, hemen harp meclisini topla­dı. Genel durum gözden geçirildi. Komutanların fikri alındı. Düş­mana hemen ertesi gün sabah fecriyle saldırıya geçmenin doğru olacağı, yoksa orduyu 24 saat dinlendirdikten sonra mı taarruza başlamanın doğru olacağı tartışıldı. Bazı komutanların; uzun bir zamandır durmaksızın yüründüğünü, askerlerin çok yorgun düş­tüğünü, hemen taarruza geçmenin doğru olamayacağını ileri sür­düler. Askerin dinlendirilmesinin daha uygun olacağını söyledi­ler. Fakat komutanlardan PİRİ Paşa; Osmanlı ordusu içinde az da olsa bilhassa akıncılarından bir kısmının Şii olduğu, ordu dinlen­dirmeye geçirilirse beyhude vakit kayıp edildiği gibi, bu adamla­rın Şah İsmail’le haberleşmeleri halinde ordugâhtan kaçabilecek­lerini veya isteksiz hareket edebileceklerini, bunun ordu için iyi olmayacağını, en iyi hal tarzının karşı tarafın hiç ummadığı ve beklemediği anda yapılacak taarruzun başarıya ulaşmayı sağla­yacağını söyledi. Padişah bu konuşmadan hoşnut oldu ve “İşte iyi bir komutanın düşüncesi” diyerek Piri Paşa’yı taltif etti ve ay­nı düşüncede olduğunu, derhal taarruza başlanılmasının doğru olacağını bildirdi. Derhal taarruza karar verildi. Birliklere emir­ler gönderildi. Osmanlı ordusu Çaldıran vadisini geçerken bir yandan da savaş tertiplerini almaya başladı. Osmanlı ordusunun dağlardan ovaya inişi ve intizamı Şah’ın dikkatini çekmişti. Osmanlı ordusu ile İran ordusunun harp tertibatı: Osmanlı ordusunun savaş tertip ve düzeni: Yavuz Sultan Se­lim, ordu Çaldıran ovasına inerken harp nizamının alınmasını emretmişti. Zeynel ve Sinan Paşaların komutasındaki Anadolu ve Karaman süvari birlikleri sağda, Hasan Paşa komutasındaki Rumeli kuvvetleri solda, yeniçeri askerleri ortada yerleştirilmiş bulunuyordu. Anadolu ve Rumeli azapları askerleri her iki yan kuvvetlerini takviye edecekti. Topçu kuvvetleri, her iki yan kuv­vetlerinin gerisinde ve birliklerin ilerisinde toplarını mevzilendirmiş bulunuyordu. Bu toplar zincirlerle birbirine bağlanmış, aşılmaz engeller haline getirilmişti. Ordu cephesinde şarampoller kazdırılarak, elde bulunan bütün arabalar da birbirine bağlandı. Cephenin önünde gayet kuvvetli engeller yapılmıştı. Bu muharebede harp kaidelerine bir yenilik bulunmuş, azap askerlerinin top mevzilerinin ilerisinde tertip alarak taarruza başlaması, düşman­la temasa gelince kısa bir mukavemetten sonra sağa, sola çekile­rek topların önünün açılması, bu suretle açıkta kalan düşmana topların ateş açmalarının sağlanması taktiği denenecekti. Çaldı­ran savaşında Osmanlı ordusunun sayısı 120.000 kadardı. Bu­nun, 80.000 kadarı süvari idi. İran ordusunun savaş tertibi (İki ordunun mukayesesi): Şah İsmail; Osmanlı ordusunda çok miktarda top olduğunu bi­liyordu. Buna karşı şöyle bir savaş tertibi aldırdı: Ordusunu ikiye böldü. Bu kuvvetlerinin sağda bulunanına kendisi komuta ediyor­du. Diğer bölümüne, solda bulunanına da eniştesi Kürdistan Hâki­mi Ustaçlı Ahmet Han komuta ediyordu. Bu düzenin sebebi ola­rak; iki ayrı yönden hareket edilecek, azap askerlerinin yapacakla­rı dikkatle izlenecek, bunlar iki yandan çevrilecek ve ele fırsat ge­çer geçmez, padişahın içinde bulunduğu yeniçerilerin üzerine saldırılacaktı.

Osmanlı ordusunun atları yem ve ot yokluğundan bitkin, asker­leri ise uzun yürüyüşlerden çok yorgun düşünülüyor, aylardır çok zorluklarla karşı karşıya gelmiş olan bu ordunun iyi savaşamaya-cağı kanaati hâkim bulunuyordu. Düşünülmüyordu ki; Osmanlı or­dunun, insana yeni hayat veren Yavuz Sultan Selim’i vardı.

Osmanlı ordusu, benliğiyle milletine ve Padişahına bağlı, şevk ve heyecan içinde savaşa hazır, sabırsızlıkla hücum anını bekli­yordu. Buna karşı Şah İsmail’in ordusunda ise; üstünlük ve mü­kemmeliyet görülüyordu. İran ordusundaki süvari sayısı Osmanlı ordusundaki kadardı. Askeri hiç yorgun değildi. Zinde idi. Moral­leri de çok üstündü. 70.000’den fazla süvari birlikleri binicilerinin kırmızı tüylerle süslü çelik başlıklarının çok uzaklardan bile pırıl pırıl parladığı görülüyordu. Hülasa İran ordusu mükemmel görü­nüşte, askerleri ise zafere inanmış halde idi. Bu hal Şah İsmail’i coşturuyor, zafer ümidini artırıyordu. Ustaçlıoğlu Ahmet, Bağdat, Meşhet ve Horasan hâkimleri olan komutanların savaş tecrübeleri çoktu. Bundan dolayı da zaferin kendi taraflarında olacağına inanıyorlardı. Yalnız İran ordusunun piyadesi çok az, Osmanlı ordu­sundaki pek çok topa karşılık verecek tek topları yoktu.

ÇALDIRAN SAVAŞININ YAPILIŞI :

23 Ağustos 1514 sabahı; Yavuz Sultan Selim, ordusuna savaş tertibi aldırıp tam taarruza geçeceği zamanda, Şah İsmail orduları­nın sağ ve sol yan kuvvetleriyle saldırıya geçtiği görüldü. Osman­lı ordusu bu taarruza bütün şiddetiyle karşı koyarak püskürtmeyi başardı. Şah İsmail’in komuta ettiği kuvvetler Osmanlıların sol yan kuvvetlerine yaptıkları taarruzda bir başarı sağlayamazken, kudretle direnen Hasan Paşa kuvvetleri çokça zayiat vermiş bulu­nuyordu. Sağ yanda Sinan Paşa kuvvetlerine Kürdistan Hâkimi Ustaçlı Ahmet Han’ın kuvvetleri saldırmıştı. Sinan Paşa da top mevzilerinin önündeki azap askerlerinin yanlara doğru açılmaları­nı sağlamış, Ustaçlıoğlu Ahmet Han kuvvetleri, Osmanlı topçu-suyla karşı karşıya kalmıştı. Topçunun şiddetli ve öldürücü ateşiy­le kısa bir zaman içinde perişan edilerek dağıtılmışlardı. Sinan Pa­şa kuvvetlerinin karşı taarruzları ve düşman yanlarından kuşatıla­rak gerilerinin alınmasıyla İranlıların çoğu kılıçtan geçirildi. Bu ölüm kalım çarpışmasında, yığınlar halinde birbirlerinin üzerine düşen İranlı ölüler arasında Şah İsmail’in sağ kolu Ustaçlı Ahmet Han’ın ve daha birçok İranlı komutanların cesetleri de görülüyor­du. Komutanlarını yerde ölü olarak gören İranlı askerler ise panik halinde kaçmaya başladı. Onlar artık canlarını kurtarmaktan başka çare bulamıyorlardı. Bu durumu heyecanla izleyen Yavuz Sultan Selim, sağ yan kuvvetlerinin bu başarılarını görünce, sol yandaki Hasan Paşa kuvvetlerine kapıkulu askerlerinden takviyeler gön­derdi. Ve komutasındaki merkez kuvvetlerine ateş emri verdi. Ye­niçeriler gerilerden siperlere fırladılar, müthiş bir ateş savaşına başladılar. Bir yandan topçu ateşi, diğer yandan yeniçerilerin ateş­leri ve Hasan Paşa kuvvetlerinin düşmanın yanını kavrama ve ge­rilerine düşme fırsatı Şah İsmail’in bütün gayretlerini boşa çıkardı. Mukadder sonuç görülmeye başlandı. İran ordusu gittikçe çok kö­tü duruma düşüyordu. Boğaz boğaza ölüm kalım mücadelesi veril­diği sırada kolundan ve bacağından yara alan Şah İsmail, bir an muvazenesini kaybederek attan düştü. Şah İsmail’i esir almak için Osmanlı askerleri ileri atıldı. Bu sırada Şah’ın yakını ve kendisine çok benzeyen MİRZA ALİ ’Şah menem’ diye ileriye atıldı. Ve kendini feda etti. Şah İsmail’i koruyanlar ise bu durumdan fayda­lanarak Şah’ı bir ata bindirip kaçırdılar. İki yanından çevrilen İran ordusu da canını dişine takarak birkaç saat boğaz boğaza kıran kı­rana bir çarpışmadan sonra kaçışmaya başladılar. Her iki ordudan da büyük kayıplar verilmişti. Osmanlı ordusundan 10 kadar bey­lerbeyi, yüzlerce sancak beyi kayıplarımız arasında idi. İran ordu­sundan binlerce ölü arasından en az 14 kadar han cansız yerde ya­tıyorlardı. Şah İsmail ise gece karanlığından faydalanarak gece bo­yunca kaçırıldı. Sabaha karşı Tebriz’e varmıştı.

Şah İsmail bu korkunç badireden canlı kurtulduğu için, elleri­ni açıp Allah’a şükürler ediyor, hiç aklından geçirmediği bu müthiş yenilgiye acı acı ağlıyordu. Tebriz’de kalmayı çok tehlikeli görmüş, İran içlerine kaçmayı uygun bulmuştu. Çünkü artık Os­manlılara karşı koyacak kuvveti kalmamış, kolu kanadı kırılmış, perişan olmuştu.

Savaş alanı akşamın gurubuna yakın, muzaffer Osmanlı silah­larına terk edilmişti. Bu suretle Osmanlı ordusu yine pek parlak bir zafer kazanmıştı. Yıllardan beri zihinleri kurcalayan bu büyük me­sele birkaç saat içinde halledilmişti. Şah İsmail Safevi’nin kaçar­ken otağında bıraktığı karısı TAÇLI HANIM ve yanında birçok kıymetli esirler. Padişah’ın huzuruna getirilmişti. Şah İsmail’in ça­dır dolu hazinesi, tahtı ve bütün ağırlıklarıyla Osmanlıların eline geçmişti. (Bu ganimetler hâlâ TOPKAPI SARAYI müzesinde bu­lunmaktadır.)

Bu büyük zaferden sonra orduya dinlenme, yaralarını sarmak için fırsat verildi. Çaldıran ovasının uygun bir yerinde çadırlar ku­ruldu. Yavuz Sultan Selim ise otağı hümayununda ele geçirilen esirlerle Şah’ın koruyucularını sorguya çekiyordu.

SONUÇ:

İki günlük bir dinlenmeden sonra Osmanlı ordusu. Çaldıran ovasından İran’ın başşehri TEBRİZ’E doğru yürüyüşe geçirildi. Kısa bir süre sonra hiç mukavemete rastlanmadan Tebriz’e varıldı. Ordu, Tebriz’e girmeden önce, Vezir DUKAKİN AHMED Paşa ile Defterdar PİRİ Paşa ve tarih yazarı İdris-i Bitlisi şehre girerek, şehrin anahtarını istediler. Bu anahtarlar kendilerine saygı ile ve­rildi. Bu sırada Osmanlı ordusu, Huy-Bağdat-Ogal-Hacıbelli-Yediçeşme-Sultaniye yoluyla yürüyerek 6 Eylül 1514 günü tam 5 günde Tebriz önlerine gelmiş bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim’in gelişini Tebriz halkı surlar dışından itibaren yığınlar halinde sami­mi ve candan alkışlayarak karşıladılar. O devirlerde dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan ve bir milyondan fazla insanın yaşa­dığı bu büyük şehirde 8 Eylül 1514 Cuma günü şehrin büyük ca­miinde, Padişah ve bütün komutanlar hazır bulundukları halde halkla birlikte cuma namazı kılındı. İmam hutbesinde; Sultan-ı Rum Selim i’bnü Bayezid adına Sünni şartlara göre atıfta bulundu. O sırada bir ilim ve güzel sanatlar şehri olan TEBRİZ şehrinde top­lanan en iyi 1000 kadar âlim, şair ve müzehhib minyatürü kendile­rinden faydalanmak üzere İstanbul’a gönderildi. Savaştan sonra Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa bir derece yükseltilerek Rumeli Beylerbeyliği’ne, Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa Anadolu Bey­lerbeyliği’ne. birçok komutan da sancak beyliklerine yükseltildi­ler. Aynı zamanda bütün ülkeye ve dünyanın dost devletlerine za­fer duyuruldu. Daha sonra Osmanlı ordusu padişahlarıyla birlikte geldiği yollardan İstanbul’a döndü. Bu savaştan sonra Safeviler, Orta Anadolu’da hareketsiz kaldılar, 20 yıldan fazla bir zaman İran artık Osmanlı Devleti’ne başkaldıracak gücü kendinde bulamadı. Anadolu’nun birliği yolunda atılmış en önemli bir adım olan ÇALDIRAN ZAFERİ, Türk harp tarihinde, savaş sanatı bakımından şa­heser örneklerinden biri olarak kaldı. Yavuz Sultan Selim de gö­nüllerde en büyük, en ünlü başkomutanlar arasında yer aldı.

Mütalaa:

Çaldıran Meydan muharebesi; Türk askerinin, Türk komutanı­nın kahramanlık, üstün zekâ, cesaret eseri olarak büyük bir zafer­le sonuçlanmış savaşlarından biridir.

Yavuz Sultan Selim’in askeri dehası ve savaş sanatındaki üs­tünlüğü bu savaşta meydana çıkmış, daha büyük zaferlerin müjde­cisi olmuştur. Savaştan evvel meydana konan stratejik üstünlük, susuz, kurak, iaşe temini güçlüğü içinde uzun yürüyüşlerle daya­nıklılığı, Yavuz’un tükenmez iradesinde aramak ve bir örnek ka­bul etmek lâzımdır.

Yavuz Selim; savaşın en önemli ve müthiş durumlarında bü­yük tehlikelere karşı metanetini kaybetmeden, tesirli sözleri ve ör­nek hareketleriyle düzeni bozulmuş askerini yeni buluş ve düzen­lemelerle iyiye götüren bir komutandır. Kısacası; Yavuz Sultan Selim, bir savaş dehası idi. Bilhassa üstün vasıflarıyla, Çaldıran ovasında ve bu savaştan sonra yapacakları bütün savaşlarda karşı­sına çıkacak bütün düşmanlarını önünde dize getirecek, milletini ve kahraman ordusunu zaferden zafere koşturacaktır.

Tags:

21
Şub

İstanbul’un Fethi

   Posted by:    in Savaşlar

Coğrafi, jeopolitik durumu ve tabii güzellikleriyle dünyada bir eşi daha olmayan önemli şehirlerden biri İstanbul, o zamanlar Konstantinapol diye anılırdı Bu şehir 29 Mayıs 1453’te, zamanın genç padişahı II. MEHMET ve Osmanlı ordusu tarafından bu son kuşa­tılmasında, Müslüman Türklerin eline geçti. Son İmparator KONSTANTİN DRAGOZES PALEOLOS idi. Kale savunmasında çok tecrübeli ve ustalaşmış Bizans ordusu ve halkı, yardımcı kuvvetler­le 53 gün dayanabilmiş, sonunda ise İstanbul FATİH SULTAN MEHMET ve onun kahraman ordusunun eline geçmişti. Şimdi okuya­cağınız mücadele işte böyle bir savaştır. Bu da Osmanlıların zaferiyle neticelenmiştir.

İstanbul'un Fethi

Bu zaferle; Ortaçağ son bulmuş, Yeniçağ açılmıştır. Birçok Os­manlı padişahının, birçok kral, emir ve büyük komutanların yüz bin­leri aşan ordularıyla sahip olmak istedikleri bu şehri ele geçirmeyi, Osmanlı Türk ordusunun başkomutanı genç padişah II. MEHMET gerçekleştirmiş ve FATİH unvanım almıştır.

Son Peygamber Hazreti MUHAMMED MUSTAFA (sav) fetih­ten yüzyıllarca önce bir hadis-i şeriflerinde;

” İstanbul elbet feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne gü­zel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” buyurmuşlar­dır.

Bu güzel komutan; büyük Osmanlı padişahı II. MEHMET, o güzel asker de Osmanlı askeri olmuştur.

Fatih, büyük devlet adamı, ünlü komutan II. MURAT’IN oğlu­dur. 1451 yılında babasının ölümü ile ikinci defa Osmanlı devleti­nin başına geçmişti. Küçük yaşlarından itibaren çok ciddi bir eğitim ve öğretimle yetiştirilmişti.

1432 yılının Mart ayının 29’u 30’una bağlayan gece sabaha karşı Edirne sarayında doğmuştur. Devletin 7. padişahıdır. Babası II. Murad, annesi HÜMA Hatun’ dur.

Fatih’in çocukluk çağında, okuma yazma öğrenmekten ziyade zamanın çoğunu çocuk oyunlarıyla, ata binme, cirit ve ok atma gibi sportif hareketlere verdiği söylenir. Yalnız babası II. Murad; bil­giye, tekniğe çok değer veren, zamanın bilginlerini etrafında topla­yan, kültür müesseseleri kuran ve geliştiren, ilim ve irfan sahibi, dikkatli, ince ruhlu hassas bir insandı. 11 yaşında Manisa’ya gön­derdiği oğlu Mehmet’in çok iyi yetişmesini, O’nun devletin başına geçtiği zaman ülkeye yararlı olmasını istiyordu. Kendisine tanıtılan, otoritesi ve ciddiyetiyle, bilgisiyle ünlü Molla Gürani’yi de oğlu­nun yanına katmış, Molla’yı oğlunun yetiştirilmesine memur etmiştir. MEHMET okumak istemezse ve icap ederse dayak bile atabilece­ğini tembihlemişti. Buna lüzum kalmadan Molla Gürani’nin ken­disine has usulleriyle Şehzade MEHMET mükemmel yetiştirilmiştir. Zekâsı, istidadı ve davranışları bakımından kendine has bir yaradı­lışta olan Şehzade, yaşı ilerledikçe okuma ve yazmanın yanında birçok bilgilerle birlikte Arapçayı ve Farsçayı da öğrenmiştir. Ay­rıca babasının sonradan gönderdiği Molla Hüsrev ve Molla İbn-i Temcit gibi büyük ve kudretli hocalarının gayretleriyle bir ilim ada­mı oldu canadianviagras.com. Yine Maııisa’da yanından hiç ayırmadığı hocası Akşem­seddin’in de kendisine savaş sanatını öğrettiği ve O’nu mükemmel bir savaşçı ve komutan olarak yetiştirdiği anlatılır. II. MEHMET öğ­rendiği yabancı dillerden başka Latinceyi, Rumcayı da öğrendiği ve iki dili de konuştuğu bilinmektedir.

Babası II. Murad’ın istirahat düşüncesi, oğlunun padişahlığını sağlığında görme arzusuyla hükümdarlığı 13 yaşında iken kendisine bırakması tarihi bir olay olmuştu. Büyük bir devletin başında çocuk yaşta birinin bulunmasından etrafındaki devlet adamlarıyla yeniçe­riler memnun olmamış, aynı zamanda bunu fırsat sayan Karamano­ğulları’ndan İbrahim Bey’in kışkırtması ve Papa’nın da teşvikiyle Osmanlı ülkesi sınırlarını geçen Haçlılar, Rumeli’nde bazı başarılar göstermişlerdi. Bunun üzerine Sultan Murad tekrar padişah olmuş ve Şehzade Mehmet, hocası Molla Hüsrev’le yine Manisa’ya döne­rek eğitim ve öğretimine yeniden başlamıştı. 1451 yılında babası ölünce bu sefer 19 yaşında güçlü ve kudretli olarak devletin başına geçmişti.

İlk işi hocalarıyla birlikte o zamanın ünlü bilginlerini etrafına toplamak oldu. II. MEHMET, devletin idaresi ve yapacağı işleri da­ima hocalarına danışır, onların fikirlerini alırdı. Bu genç padişahın eski ve yeni ilimleri tam olarak kavramış bulunması, kendisini insanüstü davranışlara götürdüğü görülüyordu.

Dedesi Çelebi MEHMET ve babası II. Murad gibi ilim ve tekniği çok seviyor, bu yönden de ülkesine büyük hizmetler veriyordu. Ül­kede ilk defa kurduğu medreselerle bu gün­kü modern üniversitelerin (İstanbul Üniversitesi’nin) temelini at­mıştı. Hükümdarlığı 1481 tarihine kadar çocuk yaştaki padişahlığı dışında 30 yıl 2 ay 19 gün sürmüş ve ömrü 49 yıl 7 ay 5 gün devam etmişti. Bütün ömrü bir savaş alanından diğerine giderek geçmişti. Bu süre içinde 2 imparatorluk, 4 krallık, 6 prenslik, 5 dukalık olmak üzere 17 devleti dünya haritasından silerek, topraklarını kendi ülke­sine kattı. Zamanında bütün Balkan yarımadası Osmanlı hâkimi ye­tine girdi. Karadeniz bir Türk gölü haline gelerek, Boğazlara tam hâkim olup, Çanakkale ve İstanbul boğazlarından izinsiz kimsenin geçmesine imkân verilmedi.

Yurdu elinden alınmış, yüreği yanık Bizanslı tarih yazarı Krita­vulos, yazdığı tarih kitabında II. MEHMET hakkında şu bilgileri ver­mektedir:

Zekâsı, istidadı ve davranışları, eski ve yeni bilgilere tam olarak vakıf olması kendisini insanüstü yöne götürmüş olan II. MEHMET, mükemmel bir hükümdardı. Zamanında yurdunun yönetimini ara­lıksız denetler ve adil bir şekilde yürütürdü. Başladığı işi ihmal et­mez, bugünün işini yarına bırakmaz, her işini günü gününe yapar bütün problemlerini hallederdi. Tek düşüncesi yurdunda yaşayan vatandaşlarının, din ve ırk ayrımı yapmadan hepsinin mutlu ve mü­reffeh bir ömür sürmeleri idi. Bunda başarılı olmuştu.

Fatih Sultan MEHMET, hayatı boyunca Osmanlı tarihini şeref ve şan sayfalarıyla doldurmuş, ülkesini gün be gün daima ileriye götürmüş ve büyütmüştür. Bir çağı kapayıp yeni bir çağı açan, İstanbul semalarında vaveyla koparan çan seslerini, her taraftan du­yulan Ezan-ı Muhammedi sesleriyle susturan, Hıristiyanlık dünya­sına adaletin, medeniyetin ve faziletin ne demek olduğunu öğreten yüce komutan Fatih Sultan MEHMET; 1481 ’de güvendiği hain el­lerce öldürülmüştür. Kendisini emanet ettiği hekimleri (doktorla­rı) ona ihanet etmişler, onu yavaş yavaş zehirlemişler ve öldür­müşlerdir. 49 yaşında olmasına rağmen günden güne elden ayak­tan kesiliyor, bu koca çınar kökünden çürütülerek yok ediliyordu. Son günlerinde rengi sapsarı, benzi solgundu. Önüne getirilen en nefis yemekleri bile yiyemiyor, gün geçtikçe eriyordu.

1481 yılının parlak güneşli, sıcak bir Mayıs günü, başta Roma olmak üzere, bütün Avrupa devletlerinin merkezlerindeki bütün kiliselerden çılgınca çan sesleri dünyayı ayağa kaldırıyor, papanın emriyle bütün kiliselerde toplanan Hıristiyanlar şükran ayinleri yapıyorlardı. Bütün Avrupa, görülmemiş bir sevinç coşkun1uğu içinde çalkalanıyordu. İstanbul’dan atları çatlatarak yetiştirilen ha­ber, Avrupalının yüzünü güldürmüştü. Büyük kartal ölmüştü. Bir gün evvel bütün Avrupa panik içinde bekleşiyor, ’Türkler geliyor’ avazeleriyle ağlaşırken ve bütün krallar titreşirken, bu ölüm habe­ri bütün Müslümanları ağlatıyor, Avrupa’yı güldürüyordu.

Papa’nın ve bütün kralların tek düşünceleri, bu büyük kahra­mandan nasıl kurtulacakları idi. Batı’nın tarih yazarlarından öğre­niyoruz: II. MEHMET ne pahasına olursa olsun zehirlenecek ve yok edilecekti. Zehirlenme 14 defa denenmiş başarı elde edilememişti. Nihayet Papa IV. SİXTUS, padişahın Yahudi dönmesi doktoru Yakup Paşa’yı büyük paralar karşılığı satın almış, bu hekim tara­fından hazırlanıp ilaç niyetine içirilen zehirle Fatih Sultan MEHMET zehirlenerek öldürülmüştü. Hem de gerçek öğrenilince kendi­sinin parça parça edilerek öldürüleceğini bile bile bu ihaneti yap­mıştı.

Fatih Sultan MEHMET, 1481 baharının başlarında ordusunu en kuvvetli bir şekilde hazırlamış ve Boğaz’ı karşıya geçerek sefere çıkmıştı. Hedef büyük ihtimalle ROMA idi. 25 Nisan 1481 günü Fa­tih Sultan MEHMET nereye gidileceğini en yakınlarından bile gizli tutmuş, hatta

“Nereye gittiğim i sakalımın bir kılı bile bilse onu koparıp ata­rım” diye meşhur sözü darb-ı mesel olmuştu. İstanbul’dan sonra Ro­ma’yı da kendi toprakları içinde görmek en büyük isteğiydi. Ne var ki hastaydı. Gebze’ye vardığı zaman hastalığı iyice arttı. Kendisini bitkin hissediyordu. 3 Mayıs 1481 günü verilen şerbeti içtikten son­ra her tarafından kanlar boşanarak can verdi. Ölmeden önce son söz­leri:

“Tabipler neden bana kıydılar, neden ciğerlerimi, canımı kana boyadılar” olmuştur.

Y.eni çağı açan Fatih Sultan MEHMET artık yaşamıyordu. Bu su­retle İtalya üzerindeki tehdit şimdilik kalkmıştı. Bütün Avrupa’nın bayram yapmasının sebebi buydu. Yaşasaydı; Avrupa haritası baştanbaşa değişecekti. Ölümünün, düşmanlarını bu kadar sevindirme­sinin tek sebebi işte buydu. Fatih Sultan MEHMET, Batı uygarlığıyla doğrudan temas kuran, dünya yeniliklerini aralıksız izleyen, gördü­ğü yenilikleri yurdunda uygulayan bir devlet adamı, İstanbul’u fet­heden büyük komutan olarak anılacaktır. Nihayet diyebiliriz ki; Fa­tih Sultan MEHMET, Osmanlı tarihinin gelmiş geçmiş en büyük pa­dişahlarından biri, belki de en büyüğüdür. (Allah rahmet eylesin… )

İSTANBUL’UN TARİHÇESİ:

İstanbul şehri; Yunanistan’da yaşayan MEGARALILARIN kralı BİZANS tarafından kurulmuştur.

Megaralılar, Atika yarımadasının güneybatısındaki Ejina körfe­zine yakın MEGARA şehrinde yaşarlardı. Buradan gemiyle İstan­bul’ a geldiler. İlk olarak bugünkü Sarayburnu denilen yere yerleşti­ler. Bu şehir, bu tarihten itibaren kralların ismiyle tarihe geçti. Bi­zans şehri, Karadeniz boğazının üzerinde bulunuyordu. Asya kıtala­rıyla Avrupa kıtasının birleştiği yerde olan bu şehrin önemi ilk defa Iran kralı DARA zamanında anlaşıldı.

MEDYA savaşlarında bir süre İranlıların eline de geçti. Fakat Yunanistan’ın Isparta kralı tarafından kısa bir süre sonra kurtarıldı. Miladi 323 tarihinde KONSTANTİN, ROMA imparatoru oldu. Ro­ma şehrinin imparatorluk merkezi olamayacağını, siyasi, sosyal ve askeri zorluklar çıkması üzerine, Yunanistan’ın eski ve tarihi şehri olan Bizans şehrinin önemini düşünerek ROMA İmparatorluğu’nun devlet merkezini buraya taşıdı. Ve Bizans’a o tarihten itibaren KONSTANTİNOPOLİS adı verildi. İstanbul bu sıralarda putperestlerin şehriydi. Koruma düşüncesiyle şehrin etrafı yüksek ve kuvvetli sur­larla çevrilmişti.

ROMA İmparatorluğu, milattan sonra 395 tarihinde ı. TEODOSYÜS’ün ölümüyle Doğu Roma İmparatorluğu, Batı Roma İmparatorluğu diye ikiye bölündü. Sonra yıkıldı ve tarihten silindi. Yalnız Doğu Roma İmparatorluğu daha bir süre devam etti. Ve Or­taçağ devamınca da yaşama başarısı gösterdi. Bu şehir kurulduğu ta­rihten itibaren önemi dolayısıyla tam 29 defa düşmanları tarafından kuşatıldı. Bu 29 kuşatmanın 17’sini Yunanlılar, Romalılar, Bizans imparatorları, Bulgarlar, İslavlar, Rumlar, Latinler yapmışlardır. Bu kuşatmaların 7’si Müslüman Araplar tarafından, Yi de Osmanlı pa­dişah1arınca yapılmıştır.

ÖNCEKİ MUHASARALAR VE 29. KUŞATMA:

Şimdi İstanbul şehrinin kuşatmasına adını koyanları birer birer gözden geçirelim.

1. kuşatma, M.Ö. 477’de Yunanlı Avsaniluyas tarafından,

2. kuşatma, M.Ö. 410 yılında yine Yunanlı komutan ALKİBİ­YADES komutasındaki bir Yunan ordusuyla denenmiştir.

3. kuşatma, M.Ö. 347 yılında, tarihte büyük komutan olarak ün yapmış olan İskender’in babası PHİLİPHES tarafından yapılmış, bir ba­şarı elde edilememiştir.

4. kuşatma, M. 194 yılında Roma İmparatoru SEPTİMUS SE­VERUS komutasındaki Roma Ordusu tarafından yapılmış ve üç yıl sürmüş, surlar içinde açlık, hastalık yüzünden mukavemet kırılmış ve şehir ele geçirilmiştir. Yağmalarla şehir harap edilmiş ve halkı da kılıçtan geçirilmişti.

5. kuşatma, M. 313 yılında Sezar Maksimus tarafından yapıl­mıştır.

6. kuşatma, M. 315 yılında Büyük Konstantin tarafından gerçekleştirilmiştir.

7. kuşatma, M. 616 yılında İran hükümdarı KEYHÜSREV’in ordularıyla yapılmıştır.

8. kuşatma, M. 636 yılında A VARLAR tarafından yapılmıştır.

9.kuşatma, 654 yılında 3. Halife Hazreti Osman zamanında Su­riye’nin Şam Valisi Muaviye’nin komuta ettiği Arap ordusuyla ya­pılmıştır.

10. kuşatma, 668 yılında Hazreti Muaviye’nin halifeliği zama­nında oğlu YEZİD komutasında bir Arap ordusuyla yapılmıştır. Bu savaşa Peygamberimizin sancaktarı Ebu Eyyub El Ensari de katıl­mış ve bu savaşta şehit olmuş, Haliç’in son kesiminde toprağa veril­miştir. (Fatih Sultan MEHMET’İN İstanbul’u kuşatmasında 29 Ni­san 1453 gecesi Hocası Akşemseddin tarafından mezarı keşfedilmiş buraya bir cami yaptırılmış, adına Eyüb Sultan Camii denilmiştir.) YEZİD’in bu kuşatmasına ashaptan İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zü­beyde gibi büyük kişiler de katılmıştı. Rum ateşinin (Grejuva) yakı­cı ve öldürücü etkisi, ordu içinde çıkan hastalıklar yüzünden başarı­lı olunamamış geri dönülmüştür.

11. kuşatma, Emevilerin halife si Süleyman Abdülmelik’in kar­deşi MESLEME komutasında Arap ordusu ile yapılmış, bu kuşat­ma sonucunda İstanbul surları içinde bir cami yaptırılması sağlan­mıştır.

12. kuşatma, 715 yılında Ömer bin ABDÜLAZİZ tarafından,

13. kuşatma, 739 yılında Abdülaziz’in oğlu Süleyman tarafından,

Kuşatma, 764 yılında Bulgar kralı PANGOS tarafından,
13.kuşatma, 785 yılında Halife Mehdi’nin oğlu HARUN REŞİT’İN komutasındaki Arap ordusuyla yapılmış, başarı sağlanacağı sırada İmparatoriçe ERYENİ ile anlaşma yapılarak vergi ödeme karşılığı kuşatma kaldırılmıştır.
14. kuşatma, 801 yılında Halife Harun Reşit tarafından Gerçekleştirilirmiş, Kadıköy önlerine kadar sokulmuş olmasına rağmen şe­hir tam manasıyla kuşatılmadan Arap ordusu uzaklaşmak zorunda bırakılmıştı.

15. kuşatma: Slav kralı Kremas tarafından,

16. kuşatma 820’de Slav despotu TOMAS tarafından,

17.kuşatma 914’e Bulgaristan kralı SİMON tarafından,

18.kuşatma 1048’de TORMİYÜS tarafından,

19. kuşatma Aleksi Komnen tarafından yapılmıştır.
20. kuşatma 12 Nisan 1204’te LATİNLER’den Kurulu Haçlı or­dusu tarafından yapılmış, şehre girilmiş ve taş taş üzerinde bırakıl­mamış bir süre de İstanbul’da kalmışlardır.
21. kuşatma 1261 ’de İZNİK RUM İmparatoru VI. MİHAİL PA­LEOLOG, Bizans’ı LATİNLER’den kurtarmış ve bu şehri tekrar ihya ederek, Bizans imparatoru olmuştur.

25. kuşatma 1391 tarihinden itibaren kuşatma sırası Osmanoğullarına geçmiş ve Bizans, Osmanlı padişahları tarafından tam beş defa kuşatılmıştır. İlk defa Yıldırım Bayezid, surları çepeçevre kuşatmış ve Bizanslıları çok kötü duruma sokmuştur. İmparator, Avrupa devletleriyle papadan yardım istemiş, Hıristiyanlardan meydana gelen Haçlı ordusu, Niğbolu’ya doğru harekete geçiril­miş, ka1eyi kuşatmış, 6 aydır devam eden Bizans’ın kuşatılması, Niğbolu’yu kurtarmak için kaldırılmış, ordu Niğbolu’ya yetişmek zorunda kalmıştır.
26. kuşatma Yıldırım Bayezid tarafından Niğbolu meydan sava­şı zaferinden sonra 1396’da yapılmış, bu kuşatmadan evvel İstan­bul boğazının Anadolu cihetinde ANADOLUHİSARI (Güzelcehi­sar) yapılmış, ilk boğaz kesen meydana getirilmiştir. Kuşatma ba­şarıya ulaşırken Bizans İmparatoru Emanoel Poleolog’un yalvar­maları üzerine şu şartlar karşılığı barış anlaşması yapılmıştır:
a) İstanbul surları içinde bir İslam Mahallesi kurulacak, ibadet­ler için bir cami yaptırılacak, camiye imam, mahalleye kadı tayin edilecek.
b) Yapılan camide Cuma namazlarında Yıldırım Bayezid adına hutbe okunacak.
c) Bizans İmparatorluğu her yıl Osmanlı Devleti’ne 10.000 flo­rin vergi ödeyecekti. 1400 yılına kadar Bizanslılar sözlerinde dur­muşlar bütün bu istekleri yerine getirmişlerdi.
27. kuşatma 28 Temmuz 1402’de bir cuma günü Ankara civa­rında Çubuk ovasında yine bir Türk hükümdarı TİMURLENK’le Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid arasında bir savaş neticesin­de bütün Anadolu, Timurlular tarafından istila edilmiş, bundan faydalanan Bizanslılar sözlerinde durmamışlar, surlar içindeki İs­lam mahallesiyle yaptıkları camiyi yıkmışlar, orada barınan Osmanlı halkını kovmuşlar, bazılarını da öldürmüşlerdir. Bizanslı1arın bu hareketine karşı, Yıldırım Bayezid’in oğullarından Şehzade MU­SA Çelebi topladığı ordu ile İstanbul şehrini kuşatmış, ancak İmpa­rator AMANOEL POLEOLOGOS zamanına rastlayan bu kuşatma bir başarıyla sonuçlanmamıştı.
28. kuşatma II. MURAD tarafından 1422 yılında yapılmış, Mus­tafa Çelebi’nin Anadolu’da ayaklanması ve onun ortadan kaldırıl­ması için kuşatma kaldırılmıştı.
29. kuşatma: Doğu Roma İmparatorluğu’nun son kayzeri Konstantin Dragozes zamanında II. MEHMET tarafından yapılmıştır. 53 gün süren bu kuşatma sonunda 29 Mayıs 1453 Salı günü, ebediyen

. Türk kalacak olan bu şehir ele geçirilmiştir. M.Ö. 477 yılından 1453 yılına kadar tam 1930 yıl çeşitli tarihlerde ele geçirilmek istenen İs­tanbul, zamanlarının en büyük kralları, halifeleri ve komutanlarının denemelerini, başarıyla savunarak boşa çıkaran Bizanslılar, Fatih’e ve onun Osmanlı askerlerine boyun eğmiş ve şehir ele geçmiştir. Topkapı surları üzerinde Osmanlı bayrağını gören ve o andan itiba­ren FATİH unvanına hak kazanan II. MEHMET, son Peygamber Hz. MUHAMMED MUSTAFA’nın (sav) müjde dualarına eriştiğin­den atından inerek toprağa kapanıp şükür secdesi yapmış ve Allah’ a hamdetmiştir.

İSTANBUL’UN ASKERİ SİYASI COĞRAFİ İKTİSADİ ÖNEMİ:

A) İstanbul şehrinin askeri önemi: Osmanlıların bu şehri kuşat­maları sırasında bu şehir; Avrupa kıtasıyla Asya kıtasının Karadeniz boğazıyla birbirine bağlantı yönünden önemliydi. Bu şehrin askeri yönden önemini artıran diğer faktör; bu iki eski kıtanın bağlandığı yerden geçen ve dünyayı birbirine bağlayan stratejik bir karayolu uzantısının üzerinde bulunmasıdır.
Osmanlılar için İstanbul’un ele geçirilmesini zorlandıran ger­çeklerden biri ve belki de en önemlisi; Asya kıtasının Anadolu bö­lümüyle Avrupa kıtasındaki Trakya bölümlerine sahip olan bu genç devletin hayat damarı, Karadeniz boğazından geçmesinde aranmalı­dır. Hem Asya hem de Avrupa kıtalarında yaşamak zorunda olan Osmanlıların bu boğaz üzerinde bulunan İstanbul’a sahip olmaları elzemdi. Trakya arazisi içinde bulunan devlet merkezi Edirne şeh­rinden Avrupa içlerine doğru genişlemek, kendisine hayat alanları bulmak isteyecek Osmanlıları bir çıbanbaşı gibi engelliyorlardı. O bakımdan da bu yeri almak zorundaydılar. O sırada; İstanbul’un bü­yük bir şehir oluşu, gıda maddelerinin kaynağı bulunması ve yerle­rinin tabii bir liman halinde olması göz önüne getirilirse, ilk çağlar­dan beri buraya verilen askeri önemi anlaşılır. İstanbul şehri tarih boyunca büyük orduların ve bu orduların komutanlarının, üstünlüklerini denemeleri için hedef olmuştur. Napolyon Bonapart’ın impa­rator olduğu devirlerde bir konuşmasında:

” Dünyanın merkezi olan İstanbul’ a ve üzerinde bulunduğu bo­ğaza kim sahip olursa dünyaya o hâkim olacaktır” demişti. Zaten bu büyük şehrin korunması için, çevresinin 25 metre yüksekliğinde, 5 metre eninde duvarlarla kapatılması, kara bölümündeki surlar önü­ne 25 metre genişliğinde 7 metre derinliğinde hendekler kazılması ve hendeklerin su ile doldurulması, bu suretle o günün savaş silah, araç ve gereçleriyle aşılması mümkün olmayan müstahkem bir kale oluşturulması askeri önemini göstermez mi?

İstanbul Müstahkem Kalesi:

O devirlerde dünya yüzünde hiçbir devlet, merkezi İstanbul şeh­ri kadar büyük orduların kuşatılmalarına direnecek özellikte değildi. 1000 yıldan beri çok büyük ve mukavemetli bir kale haline getirilen bu upuzun surlar içinde hüküm süren imparatorlarla o zamanın in­şaat mühendisleri, sanat, beyin ve ihtiraslarını birleştirerek bu şehri aşılması imkânsız hale getirmişlerdi. Önceleri BİZANS, daha son­raları KONSTANTİNOPOLİS veya KONSTANTİNİYE adlarını alan bu şehir, her türlü saldırıya karşı koyacak bir nitelikte güçlen­dirilmiş, içindekilerin inatlı savunmalarıyla da erişilmesi mümkün olmayan bir ada haline getirilmişti. Karşısına geçip bir defa bak­makla bu heybet ve kudreti anlamamak mümkün değildir. İstanbul surlarının meydana getirdiği kale; bir üçgen şeklindeydi. Bu üçge­nin bir cephesi kara bölümüne, iki cephesinden biri Marmara deni­zine, diğeri Haliç’e kapalı idi. Karaya karşı kapalı olan surlar ve burçlar AYVANSARAY’dan YEDİKULE’ye, Marmara denizine kapalı sur ve burçlar YEDİKULE’den SARAYBURNU’na; Haliç’e kapalı olan surlar da SARAYBURNU’ndan AYVANSARAY’a ka­dar uzanmakta idi. Karaya kapalı surlar ve burçlar, Haliç’e ve Mar­mara denizine kapalı olan surlardan daha kuvvetli ve dayanıklı, ay­nı zamanda iki katlı idi. İstanbul şehrini dışa kapayan bu surların çevresi 20 kilometreden fazla idi. Ve bu surların önemli noktaların­da silindir, altı köşeli, sekiz köşeli şekillerde burçlarla kuvvetlendi­rilmişti. Surların şehre açılan ve kapanan kuvvetli kapıları vardı. Bu kapılar hem sivil hem de askeri geçit olarak kullanılırdı. Sivillere ayrılan kapılar, geliş gidiş caddelerine açılırdı. Savaş zamanı bütün kapılar kapanırdı. İstanbul’un son kuşatılmasında Sarayburnu ya­kınlarındaki Yalı Köşkü ile Galata arası kalın bir zincirle engellen­mişti.

Bu zincir kendi ve dost gemiler Haliç’e girecekleri zaman gev­şetiliyor gemilerin geçmesi sağlanıyordu. Düşman gemilerine karşı daima gergin ve kuvvetli bir engel olarak görünüyordu. Galata de­nilen yerde de ayrıca bir müstahkem kale vardı. 29. kuşatma sırasın­da bu kale Cenevizliler’in elindeydi.
İSTANBUL’UN SİYASİ ÖNEMİ:
İstanbul XV’inci yüzyıl başlarında Doğu Roma İmparatorlu­ğu’nun başşehri idi. Ve bu yer o sıralarda dünya siyasetinin de mer­kezi durumunda idi. Bu şehir çok önemli bir yerde kurulmuştu. İki eski kıtanın (Avrupa, Asya) birleştiği iki iç denizi (Karadeniz, Ak­deniz) birleştiren boğazlardan Karadeniz boğazının üzerinde idi. Bu sebeplerden İstanbul şehri önemli bir siyası yer oluyordu. Bu şehir yüzyıllar boyunca uygarlığını korumuş, her devrede cazip durumu­’nu yaşatmıştır. Buranın ele geçmesi ile Avrupa ve Asya gibi iki kı­taya ayak atılmış olacaktı. Bu yönüyle tarihin bütün devrelerinde önemli bir hedef hüviyetini korumuştur.

Osmanlı Devleti, bu yere sahip olduktan sonra Avrupa içlerine ve Asya ortalarına kadar, hatta Afrika’nın kuzey bölümlerine kadar uzayabilmiş ve yüzyıllarca buralara hâkim olmuştur. İşte yukarda belirtilen İstanbul’un bu jeopolitik durumu siyasi önemini anlatma­ya kâfidir
İSTANBUL ŞEHRİNİN TOPOGRAFİK KARAKTERİ:
İstanbul şehri 7 tepe üzerine kurulmuştur:

1.Tepe: Topkapı Sarayı’nın bulunduğu Sarayburnu kesimi,

2.tepe: Nuruosmaniye Camii ’nin bulunduğu yer,

3.tepe: Süleymaniye, Bayezid camilerinin bulunduğu yerler,

4.tepe: Sultan Selim Camii’nin bulunduğu kesim,

5.tepe: Fatih Camii’nin bulunduğu yer,

6.tepe: Balat denilen semtte Tekfur Sarayı-Eğrikapı,

7.tepe: Yedikule’nin bulunduğu kesim-Samatya.

İstanbul Boğazı’nın uzunluğu girişten çıkışına kadar 35.5 km. genişliği en dar yerinde (Güzelcehisar ile Boğazkesen, Rumelihisa­rı arası) 700 metre, en geniş yeri 3.000 metredir. En derin yeri 30 metredir. İstanbul Boğazı’nın dünya edebiyatındaki adı BOS­FOR’dur. Ortalama 900 metre genişlikte ve 2.000 metre uzunluğun­dadır. Kalan bölümü boğaz halinde Marmara Denizi’ne açılır. İstan­bul şehrinin Haliç bölümü 9.000 metre uzunluğunda derinlemesine uzayan doğal bir koydur. Genişliği ve derinliği her çeşit geminin gi­rişine elverişlidir. İstanbul’un Sarayburnu karşısında Anadolu kıyı­sında Kadıköy (Halkedon) Bizans şehrinin kuruluşundan 27 yıl ön­ce kurulmuştur. Bu yönde Kayışdağı, Çamlıca, Aydos tepeleri var­dır. Kadıköy’ün kuzeyinde Üsküdar, bu yerin karşısında Rumeli ta­rafında bulunan Dolmabahçe Sarayı’nı içine alan gayet derin bir koy vardır. Bu koyu doldurarak buraya saray yapılmıştır.
İSTANBUL NİÇİN ALINDI?
29. ve son defa İstanbul ’un kuşatılmasına gösterilecek sebepler çoktur. Biz önemli birkaçını buraya alacağız:

1- Ahir zaman Peygamberi MUHAMMED MUSTAFA (sav) Efendimizin hadislerinde bu şehri alan komutanı ve askerini övmüş olmasıdır. Bunun için İslam komutanları bu şehri almaya çalışmış­lardır. II. MEHMET de bunlardan biridir.

2- Osmanlı devletine adını veren Osman Gazi de bir konuşma­larında; “İstanbul’u al Gülizar yap” sözleriyle, kendisinden sonra ge­len padişahların dikkatlerini İstanbul üzerinde toplamaya sevk etmiştir. Ayrıca Fatih’in muhteşem pederi II. Murad da oğlu Mehmet’e; “Oğul, İstanbul’u al” diye vasiyet etmiştir. Böylece bütün dikkatler İstanbul üzerinde toplanarak Yıldırım Bayezid, Musa Çe­lebi, II. Murad ve II MEHMET bu şehri almaya teşebbüs etmişlerdir.

3- II. Mehmet’in babası II. Murad, VARNA meydan savaşı için ordusu ile Anadolu’dan Rumeli’ne Gelibolu’dan geçemedi. Çünkü Haçlılar Çanakkale Boğazı’nı kapamışlardı. Bu sefer Sultan Murad, İstanbul Boğazı’ndan her asker için bir altın vererek Cenevizliler vasıtasıyla geçebildi.

Osmanlılar için bu boğaz engeli muhakkak kalkmalı idi. Onun için Osmanlılar, İstanbul’u kuşattılar, 1453 ’te de fethettiler.

4- Tekirdağ yakınlarında birkaç yeniçeri koyun otlatıyorlarken Bizanslı köylüler yeniçerileri öldürmüşlerdi. İşte bu hadise Osman­lılar ile Bizanslılar arasında harbin başlamasının başlıca sebebi ol­du.
İŞE BAŞLANIYOR
Fatih Sultan MEHMET, Bizans’a karşı çok muazzam bir plan ya­parak tatbike başladı. Defalarca Avrupa ordularını toplayıp Osman­lıların karşısına diken entrikacı Bizans’ın mutlaka yıkılması kararı ile harekete geçti. Önce tam Anadoluhisarı’nın karşısına yeni bir hi­sar yaptırmaya başladı. Böylece Bizanslılara Boğaz’dan gelecek yardım kesinlikle önlenecekti. Hisar’a 21 Mart 1451 yılında başlan­dı. Şekil olarak Arapça kufi yazı ile “Muhammed” şeklinde yapılı­yordu. Böylece Peygamberimizin ismini, yapacağı hisarın şekline bir alamet olmasını arzu ediyordu. Bununla da dinine ve Peygambe­rine bağlılığı aşikâr oluyordu.

Mevsimin kış olmasına bakmaksızın işe başlandı. Hisarın bir an evvel bitmesi için duvarcı, taşçı, kireççi, marangoz ve işçi toplandı. Bunların sayısı 7 bini buldu. Geceli gündüzlü çalışarak 4 ay gibi kısa bir zamanda hisar bütün heybetiyle meydana çıktı. Hisarın yapıl­ması sırasında Macar mühendisi Urban adında biri padişahın huzu­runa çıkarak, ordu için top dökülmesinde kendilerine yardımcı ola­bileceğini söyledi. Sultan çok memnun olmuş topun dökülmesini emretmişti. İlk top döküldü ve Halil Paşa burcuna yerleştirildi. Bu günlerde boğazı izinsiz geçmek isteyen Venedikli kaptanlardan BİKO’nun gemisine ilk ateş açıldı. İlk atımla gemide isabet kaydedildi. Gemi batırıldı. Kaptanla gemi tayfaları yakalanarak esir edildi.
Rumelihisarı kuvvetli ve kalın duvarlarla yapılmıştı. O zamana kadar Osmanlılar tarafından yapılan kalelerin hepsinden daha büyük ve daha da kuvvetli idi. Rumelihisarı’nın denize cephe bölümlerine çeşitli çapta toplar yerleştirildi. Ayrıca koruyucu olarak 400 asker görevlendirildi. Başlarına komutan olarak Firuz Ağa adında bir ko­mutan atandı. Karadeniz Boğazı bu suretle emin bir hale getirilmiş oldu.
Osmanlı Devleti’nin padişahı II. Mehmed, 28 Ağustos 1452 gü­nü Rumelihisarı’ndan ayrılarak, İstanbul surlarının önüne gitti. Günlerce buralarda dolaşarak, kalenin genel durumunu inceledi. Ve İstanbul’un alınması için harekâtın nasıl yapılacağını planladı. Ay­rıca çeşitli yollardan İstanbul’u savunacak Bizanslıların genel du­rumlarını, morallerini, savunma kudretlerini derinliğine esaslı bir surette inceleterek bilgi sahibi oldu. Bir durum muhakemesi yapa­rak kararlar aldı. Aynı zamanda kale ve surların krokilerini de çı­karttırdı. Bu krokiler üzerine şu işaretleri koydu.

1 – Surların saldırıya müsait en zayıf bölümleri nereleri?
2- Kuşatmada kullanılacak ordu birliklerinin tertip ve düzeni nasıl olacak?
3- Kuşatmada kullanılacak toplar, mancınıklar, saldırı kuleleri, hatta kapıları zorlamak için koçbaşları nerelere yerleştirilecek ve nerelerde kullanılacak?
4- Lağımlar, tüneller nerelere kazılacak? 5- Asıl hücum yeri neresi olacak?
6- İstanbul’a dışarıdan yapılacak yardımlara nasıl, nerelerden engel olunacak?

Diğer hazırlıklar için de şunlar yapıldı: Bizans İmparatoru Konstantin’in kardeşi DİMİTRİ TOMAS’ın ağabeyine Turhan Bey’i ve Ömer, Ahmet adlı iki oğullarının komutasında bir kuvveti Mora yarımadasına gönderdi. Bu suretle de buradan bir yardım gön­derilmesi engellenmiş oldu.
II. MEHMET hazırlıklara devam ediyor, bütün azmi ve kudretiyle çalışıyordu. İstanbul surlarının gayet muhkem olduğu biliniyordu. Mevcut toplarla bu surların yıkılmasının mümkün olamayacağı da açıktı. O halde daha büyük topların döktürülmesi lazımdı. Bu yön­den Macar balistik ve döküm mühendisi URBAN ile komutanların­dan Sarıca Paşa’ya ve mimarı Muslihittin Ağa’ya İstanbul surlarını yıkacak, parçalayacak topların dökülmesini emretti. Ve bu toplar, uzun zaman çalışmalar ve denemeler sonucu döküldü. Yeni dökülen toplar 68.08 cm. çapında, 40 ton ağırlığında 24 metre uzunluğunda idiler. Atılacak güllelerin ağırlığı da 600 kg. idi. Bu topun ateşlen­mesi için 100 kg. kadar baruta ihtiyaç olacaktı. Bu topların nakli ve kullanılması için 600 kadar topçu erine ve 50 çift öküz veya man­daya ihtiyaç vardı. Bir gün toplardan biri, padişahın ve bütün komu­tanların önünde, atışa hazırlandı ve bir deneme atışı yapıldı. Bu atış çok başarılı oldu.

 

II. Mehmed bu hazırlıkları kâfi görmüyor, bir yanda da donan­maya büyük önem veriyor, yeni inşa ettirdiği gemilerle deniz kuvvetlerini de güçlendiriyordu. Nihayet ordunun tamamen hazır­landığına hükmedildi, karadan ve denizden hareket için hazırlıklara başlandı. İlk iş olarak Baltacı Süleyman komutasında Gelibolu Limanı’nda toplanıldı. Osmanlı donanması, çok asker alan büyük gemiler değildi. Fakat manevra kabiliyetli, çabuk ve süratli hareket edebilen, hafif ve kıyılara sokulabilen savaş gemileriydi. Baharla birlikte savaş mevsimi de gelmişti. Ordu, kara kuvvetleriyle Edirne’den hareket ederken, donanma da Gelibolu’dan sefere çık­mış, kısa bir süre sonra Sarayburnu önlerine varmış, Bizanslıların şaşkın bakışları arasında 5 Nisan 1453 günü Baltalimanı’nda demir atmıştı. İstanbul’un fethi için bir adım daha atılmıştı. Artık Bizans’ın günlerinin sayılı olduğu besbelli idi.
Hazırlanan Osmanlı kara kuvvetleri: 200.000 piyade ve süvari, 14 bataryadan kurulu topçu birliği, ayrıca 4 adet çok büyük çaplı top, 10.000 kadar mühimmat dolu araba ve ayrıca yük arabasından oluşuyordu.

Edirne-İstanbul yolu her yönden geçişe hazır bulundurulmak üzere onarılmış bulunuyordu.

Karaca Bey komutasında öncülük göreviyle kuvvetli bir birlik önceden İstanbul yönüne yola çıkarıldı.

23 Mart 1453 günü sabahı da büyük Osmanlı ordusu, II. Mehmet’in başkomutanlığında yürüyüşe geçirildi. Her şey evvelden düşünüldüğü için bu yol 64 günde düzenli ve vukuatsız olarak yü­ründü. 5 Nisan 1453 Perşembe günü Osmanlı ordusu muhteşem görünüşüyle surlar önünde görüldü. Ve Eyüp sırtlarında ordugâha geçildi. Bu sırada Osmanlı ordusunun morali çok üstündü. Başko­mutanlarından en son erine kadar kafalarındaki tek düşünce; şahadete seve seve erişilecek, ama İstanbul mutlaka alınacaktı.

O sırada İstanbul’da bulunan tarih yazarı GÜSTOV SOH­LUMBERGER, AYOS ROMANOS (TOPKAPI) burcundan gör­düklerini şöyle anlatıyor:

“5 Nisan 1453 Çarşamba sabahı güneş yeni ışıldarken uzaklar­dan Osmanlı ordusunun mehterinin vurduğu kahramanlık marşla­rı kulakları yırtıyor, insan ruhuna karşısında durulmaz korkular ve­riyordu. Biraz sonra rengârenk sancaklar ve giysileri içinde yığın­lar halinde yaya ve atlı yırtıcı cengâverden kurulu O olağanüstü ka­labalık, bu koca beldenin karşısında tozu dumana katıyor, o parlak düzenli ortalar, o hadsiz hesapsız atlılar ardı arkası kesilmeden yü­rüyorlardı. İçerdekiler TÜRKLER GELİYOR evazeleriyle haykı­rıyorlar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Osmanlı askerleri hat hat, ırmak ırmak akıyorlar, karşıki sırtlarda saf saf yerleşiyorlardı. Bu disiplin, rengârenk üniformalı ve sessizlik içinde yerlerini alması­nı bilen askerler insanın yüreğini ürpertiyorlardı. 5 Nisan 1453 sa­bahı karşıki sırtlara bir ağaçlık içine büyük bir çadır kuruldu. Öm­rümde bir eşini görmedim. Bu çadır II. Mehmet’in otağ-ı hümayunu imiş. Bu muazzam görüntü o sıralarda Venedik’ten yardıma gelen GİOVANNİLOGO DİGİUSTUSYAN’ın da ümitlerini kır­mıştı. Hele iki gün sonra 50 çift mandanın çektiği büyük top gözü­nü burçlara diker gibi surlara yakın bir yere yerleştirilince, bu ko­ca topun ateş, barut, gülle fırlatarak neler yapacağı insanı dehşete düşürüyordu. OREAPİLİ denilen yine sonradan Osmanlıların YE­DİKULE dedikleri 4 köşeli iki büyük burcun koruduğu kesimin he­men önünde ağaçların arasında yençeriler dolaşıyor, gözlerini surla­ra dikmişler alıcı gözlerle bakıyorlardı. Artık bu meydanlarda tuğlu tolgalılar yerlerini alıyorlar, allı yeşilli bayraklar Boğaz’dan esen rüzgârın esintisiyle dalgalanıyor, Türk sipahilerinin atlarının kişne­mesi bu rüzgâra karışıyordu. Günlerdir kale içindeki vaveyla kopa­ran çan sesleri susmuş, yerini ezan sesleri almıştı. Bu sıralarda mü­ezzinler yanık sesleriyle akşam ezanı okuyorlar; bu sesler de bütün İstanbul’u çınlatıyordu. Surların önünde ilk namazı saf saf olmuş yi­ğitlere ak saçlı aksakalı bir hoca kıldırdı. Bu hocanın adı da Akşem­seddin idi …

Sonra silahtarların çevrelediği ak bir küheylan üzerinde bütün heybetiyle genç bir adam belirdi. Herkes büyük bir saygı ile geri çe­kilirken o atından atlayıp, hocanın ellerine sarılarak öptü.

İşte bu genç adam II. MEHMET idi. Sultan başını yukarı doğru kaldırdı. Surlara doğru ezer gibi, yırtar gibi, eritir gibi baktı baktı. Bu bakışlarıyla anlatıyordu ki; Bizans’ın açılmaz kapılarını bu yiğit hükümdar açacak, bu yerler de onun, milletinin olacaktı.”

TARAFLARIN SAVAŞ TERTİBATI:
Osmanlı ordusunun Bizans surları önünde kuşatma ve hücum için tertip ve düzenleri: 6 Nisan 1453 sabahından itibaren Osman­lılar Bizans’ı (Konstantiniyye’yi) denizden ve karadan kuşatmış bu­lunuyordu.

Ordu birlikleri; ön bölümleriyle surlara 300–800 metre mesafe­lere kadar sokulmuştu.

Sağ yan kuvvetler: Beylerbeyi İshak ve Mahmut Paşalar komu­tasında 50.000 Anadolu askeri olup yerleşme alanı; Yedikule Top­kapı arası idi. (Bu ordu Anadolu’dan Gelibolu’ya geçerek Osmanlı ordusuna katılmışlardı.)

Orta bölümdeki kuvvetler: Genç Padişah Sultan MEHMET komu­tasında (Başkomutan kuvvetleri) 15.000 yeniçeri olup, yerleşme alanı; Topkapı-Edirnekapı arası.

Sol yan kuvvetler: Karacabey komutasında, 50.000 Rumeli as­keri idi. Yerleşme bölgesi; Edirnekapı’dan Tekfur Sarayı önlerine kadardı. Beyoğlu sırtlarında Zağanos Paşa komutasındaki kuvvetler vardı. Bu kuvvetler Cenevizlilere karşı tertiplenmiş bulunuyor­lardı.

Stratejik genel ihtiyat; 100.000 süvariden oluşan kuvvetlerden olup her yönde kullanılacak şekilde yerleştirilmişlerdi.

Osmanlı Toplarının Mevzileri:

Hücumun hazırlanması için büyük toplar, Topkapı, Edirnekapı arasındaki alanda mevzilendirilmişlerdi. Geri kalan 14 batarya;

3 top Silivrikapı önünde, 4 top Topkapı önünde, 5 top Edirnekapı önünde, 2 top Tekfur Sarayı önünde, 1 top Eğrikapı önünde mevzilendirilmişlerdi.
Osmanlı Donanması:
12 büyükçe çektiri adı verilen gemi ile 80 çift kürekli hafif ge­mi, ayrıca 55 küçük gemiden kurulu idi ki, toplam 145 gemiden olu­şuyordu. Bu gemiler, içine çok sayıda asker alan gemilerden değil­di. Yalnız manevra kabiliyetli, süratli hareket edebilen hafif, kıyıla­ra kolaylıkla sokulabilen savaş gemileriydi. Bu gemiler Beşiktaş’ta bulunuyorlardı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 6. Kaptan-ı Deryası Amiral Baltacı Süleyman Bey komutasında idiler. (Tarih yazarı Hammer ve yine bazı yabancı tarih yazarları, Osmanlı donanması­nın 400 gemiden oluştuğunu yazarlar ki, bu abartmadır.)

Bizanslıların savaş hazırlıkları, savunma planları, savaş için tertipleri:

Doğu Roma (Bizans) İmparatoru KONSTANTİN DRAGOZES; Anadolu yakasındaki Güzelcehisar’ın hemen karşısında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rumelihisarı’nın yapıldığını ve diğer hazırlık­ları da duymuş, Sultan Mehmet’in maksadını anlamıştı. O da he­men İstanbul surlarını kuvvetlendirmişti. Uzun bir süre yetecek ka­dar erzak ve mühimmatı kale içine depo ettirmiş, bir yandan da du­rumu bütün Avrupa devletlerine ve Papa’ya duyurarak onlardan. Yardım istemişti.

Osmanlı ordusunun Edirne’den İstanbul’a doğru yürüyüşe geç­tiğini duyunca telaşa düşmüştü. O sıralarda şehir içinde halk arasın­da mezhep kavgaları vardı. Ahlak iyice bozulmuş, fuhuş, kumar ve ahlak dışı diğer hareketler, için için devleti kemiriyordu. Kimsede moral diye bir şey yoktu. İmparatorun savunma kuvvetleri 5–6 bin savaşçı katılırsa ve yine eli silah tutan halktan silahlandırılmış kişi­ler de hesaplanırsa, Bizans İmparatoru; muhteşem kalesini kuşata­cak ve İstanbul ’u ele geçirmeye çalışacak Osmanlı ordusuyla karşı­laştıracak olursak, kalenin, Osmanlı ordusuna nazaran onda biri kadar kuvvetle savunulacağı düşünülebilir. Dıştan yardım için Ma­caristan’a ve daha birçok Avrupa devletlerine başvurulmuş, ancak çoğunun kendi dertleri olduğundan yardım gelmemişti. Bizans an­cak kendi yağı ile kavrulacaktı. Venedikliler kendi iç savaşlarıyla meşguldü. Papa ı. NİKOLA, Rum-Latin kiliseleri birleşmedikçe bir yardım düşünmüyordu. Yine o sırada Haliç’in kuzeyinde Galata de­nilen yerde yaşayan Cenevizliler, hangi tarafa yöneleceklerine karar verememiş her iki tarafa da şirin görünme yolunu tutmuştu.

İmparator Konstantin, surların savunmasına elden geldiğince hazırlanmış, surların her bölümüne ve bilhassa burçlara RUM ATEŞİ denilen yakıcı, kavurucu bir madde püskürten silahları yerleştir­mişti. 2 Nisan 1453 günü Sarayburnu’ndan, Galata kıyısına kadar uzanan, kalın ve aşılması imkânsız bir zincir gerdirmişti. Yabancı yardımcı kuvvetlerle İstanbul’a gelen, zamanın ünlü komutanların­dan JUSTİNYANİ ile birlikte surların her yerini nokta nokta denet­lemiş ve kalenin savunmaya hazır olduğunu bizzat görmüştü. Diğer taraftan eli silah tutan halkı da gece gündüz demeden devamlı eği­tim yaptırarak savaşa hazırlıyordu.

Kostantiniye’nin (İstanbul’un) savunma tertibatı:

Jüstinyani komutasında 300 kadar savaşçı, Bizans bayrağının dalgalandığı TOPKAPI’yı savunacaktı.

Andromikos Kostantagüren, Katrin Kantarini komutasındaki kuvvetler Silivri kapısını ve civarındaki surlar bölgesini savunacak­lardı. Nikolagodelis komutasındaki kuvvetler, Edirnekapı bölgesini ve o yerdeki surları savunacaklardı.

LEANTERİ BERYENİYÜS ile BUÇYARDI kardeşler komu­tasındaki kuvvetler TEKFUR Sarayı civarını ve bu yerlerdeki surla­rı savunacaklardı. Jeonimo Mimoti komutasındaki kuvvetler Eğri­kapı ve civarındaki surları, Manoel Gadelis ile Tedor Poleulogos komutasındaki kuvvetler Ensar kapısını ve bu civardaki surları, Ma­noel Poleologos ile Leonardo Langasko, Ayvansaray kapısı ve ci­varındaki surları savunacaklardı.

Venedik’ten gönderilen yardımcı kuvvetlerle beraber Gabriyel Terevizamo Fener kapısı ve civarındaki surları, Aleksi ve Aluviziyodiyada komutasındaki kuvvetlerle Ayakapı ve civarındaki surları, Yuhanblahus komutasındaki kuvvetler Cibali kapısı ve civarındaki surları, Filatruviyenus da Unkapanı ve civarındaki surların savunul­masına memur edilmişlerdi.

Ayrıca Unkapanı’ndan Sarayburnu’na kadar olan kıyılardaki surlara bir saldırma düşünülmediği için bu bölümler zayıf kuvvet­lerle korunacaktı.

Kardinal İZİDOR, Papa tarafından 200 kadar savaşçı ile Sarayburnu çevre surlarını, Dempetro Gulyana komutasındaki kuvvetler Ahırkapı-Çatlakkapı civarında yapılmış BUKULEON Sarayı ile Marmara Denizi kıyısında KUNDUS KALYUM adı verilen Kum­kapı’ya kadar olan kıyı kısmındaki surları denizden yapılacak hü­cumlara karşı savunacaklardı. Samatya civarının savunması Komu­tan Jakupukunlarini’ye bırakılmış, Komutan Lukanotarad bir kuv­vetle yedek olarak Ayasofya kilisesi civarında görevlendirilmişti.

Bizans’ı savunacak savaşçılar da birçok kuşatma savaşında us­talıklarıyla başarıya ulaşmış kişilerdi. En büyük komutandan en kü­çük ere kadar herkes yapacaklarını iyi biliyorlardı. Hepsi de ölecek­lerini, ancak kaleyi vermeyeceklerini söylüyorlardı.
SAVAŞ BAŞLIYOR
1453 yılının Nisan ayı başlarında OSMANLI ordusu, İstanbul surları önünde savaş düzenini almış, savaşa hazır bir durumdaydı. 6 Nisan 1453 Cuma günü şafakla beraber Türk topları Kostantiniyye’nin kara yönündeki surlarını dövmeye başladı. Bu sırada mevzi­lenmiş Türk okçuları da surları ok yağmuruna tuttu. II Nisan 1453 gününe kadar mevzilenmiş bütün toplar ateşe devam ederken, İstan­bul surları için özel yapılmış büyük toplar atışlara katılmadılar. Atı­şa hazır bekletildiler. Diğer topların kale duvarlarında açtığı gedik­ler, savaşın gecesinde Bizanslılar tarafından onarılıyor ertesi güne yine dayanıklı çıkıyordu.

Osmanlı Orduları Başkomutanı II. MEHMET bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra, savaşa başlamadan Bizans İmparatoru Kostantin’e, kan dökülmeden teslim olmaları için vezirlerden Mahmut Paşa’yı göndermişti.

“Bu kale er geç alınacaktır. Dayanmak beyhudedir” diyen Mahmut Paşa’ya İmparator, surların sağlam, dayanıklı ve kuvvetli oldu­ğunu, Avrupa’dan yardım alacağına inandığını, savaşçılarına ve hal­kına güvendiğini, kaleyi savunacaklarını bildirmiş, teslim olmaya­caklarını padişaha duyurmasını söylemişti.

9 Nisan 1453 Pazartesi günü Bizanslılar, daha evvelce Saray­burnu ile Galata arasına Haliç’i kapamak için gerdikleri kalın zinci­rin gerisine bu engeli korumak için 10 büyük savaş gemisini yerleş­tirdiler. Bunların arasında o zamanın en büyük savaş gemisi 2400 tonluk Ceneviz savaş gemisi de bulunuyordu.

Teslim teklifini reddeden İmparator’a cevap olarak, o ana kadar hazır bekletilen büyük toplardan 3 tanesi, Eğrikapı önlerinde, 3 ta­nesi Silivrikapı önlerinde, 4 tanesi de Topkapı önlerinde atışa katıl­dılar. (Bu atışlar kuşatmanın son gününe kadar devam edecektir.)

Büyük topların gönderdiği büyük gülleler surlar üzerde büyük yaralar açıyordu. Yalnız bu büyük topları doldurmak için iki saat kadar zamana ihtiyaç oluyordu. Ye ancak 3 atım mümkün oluyordu. Bu toplarla kısa bir sürede surlar üzerinde bilhassa Ensar kapısından Yedikule’ye kadarki sur duvarlarında büyük delikler açmış, birçok­ları yıkılmıştı. Surlar üzerinde savunan Bizanslılar bu atışları büyük

Kadardı. Buna 2500 kadar da yabancı asker ve 500 kadar Cenevizli korku ve dehşetle izlemişler, bir şey yapamamanın aczi içinde kıv­ranıp durmuşlardı.

Başarılı bu atışlara devam edilirken, Macar mühendis Urban’ ın döktürdüğü toplardan biri son derece kızarak müthiş bir gürültü ile patlamış, o sırada topun civarında bulunan Urban ’la beraber birçok görevlinin de parça parça olmasına sebep olmuştur. (Bu olayda İ.H. Uzunçarşılı, Urban’ın ölmediğini yazıyor.)

Durumdan çok üzülen Padişah, bu kazaya çare düşünmüş ve akabinde de bulmuştu. Her atıştan sonra topun namlusu zeytinyağıyla yağlanacaktı. Nitekim böyle yapılmış, bir daha böyle olay ol­mamıştı.

Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bir taraftan Osmanlı topları surlarda yıkıntılar meydana getiriyor, diğer taraftan Osmanlı yaya askerleri surları savunanlara karşı yağmur gibi oklar yağdırı­yor, lağımlar açılıyor, tüneller kazılıyor, kalenin hendeklerine doğ­ru yanaşmaya çalışılıyordu.

18 Nisan 1453 Salı günü; Osmanlı donanması, Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey’in komutasında, bugünkü Dolmabahçe önünde demir almış hareket için emir bekliyordu.

19 Nisan 1453 Çarşamba günü Sultan MEHMET; toplardan baş­ka kuvvetli bir silah olabilecek KEŞURKEŞA adını verdiği hücum kuleleri yaptırmıştı. Bu kulelerin yanlarına içten ve dıştan deriler kaplatılmış, Rum ateşinden korunması için de deriler ıslak tutulu­yordu. Kulelerin üstünde ve içinde savaşçıların korunması için koruyucular da yapılmıştı.

Bunlardan başka kale önündeki su dolu hendekleri doldurmak için odun demetleri hazırlanmıştı. Keşurkeşa denilen kulelerden her biri, içine 100 kadar er alıyordu. Bir gece bu kuleler karanlıktan fay­dalanılarak Topkapı önlerine parçalar halinde getirildi ve yine yüz­me bilen erlerle hendek aşıldı, sabaha kadar kuleler kuruldu. Saba­hın erken saatlerinde surlara hücumlar başlatıldı. Çok kanlı savaşlar oldu. Özellikle Topkapı surlarına yapılan saldırılarda her iki tarafta da çok zayiat vardı. Bu gece önemli bir başarı sağlanamadı.

20 Nisan Perşembe günü; donanma ile Haliç’e girmeye karar verildi. Her iki tarafın donanması arasında çok kanlı çarpışmalar ol­du. Büyük sayıda şehit ve gemi zayiat verildi. Padişahın emriyle Os­manlı donanması geri çekildi. Zincirlerin gerisindeki gemiler, zincirin kırılmasına engel olmuşlardı. Bu gemilerin ortadan kaldırılması lazımdı. Padişah ve bütün komutanlar buna çare aradılar. Bu gemi­leri Galata’daki Cenevizlilere zarar vermeden top atışlarıyla batır­mayı aklına koyan Sultan MEHMET, düşüncesini bir plana çizdi ve bir gece içinde dökülen bu topun atacağı gülleler önce havaya doğ­ru yükseliyor, hedef üzerinde tepe yüksekliğine ulaşıyor ve buradan hedefin üzerine düşüyordu. Adına HAVAN topu denilen bu topun ateşi çok başarı sağladı. İlk atışlarda zincir gerisindeki gemilere de isabet ettirilerek geri çekilmeye zorlandılar.

Her tarafta savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Bu esnada; Yedikule kapısının açılmasına memur Serdar Şair Ahmet Paşa, düş­manın Rum ateşi yağdırmasına bakmazsızın birçok yerlerde başarı­lar elde ediyor, Silivri kapısı ve civarında görevlendirilen Haydar Paşa düşmana göz açtırmıyor, Mevlana kapısındaki Avni Paşa bü­tün gücüyle surlara saldırıyor, Edirne kapısı karşısındaki Sadi Paşa, Eğri kapısının açılmasına memur edilen Hersek zade Ahmet Paşa as­kerlerini coşturarak surları ve şehri devamlı ateş altında bulunduru­yorlardı. Aradan bu kadar zaman geçmesine karşılık, bu güne kadar arzu edilen sonuç alınamıyordu. Osmanlı donanması yeterli kuvve­te sahip değildi ve Marmara Denizi kıyılarından Bizanslılara gele­cek yardımlara engel olunabilmesi de biraz güç görünüyordu. Bun­ları düşünen Padişah endişe etmeye başlamıştı.

20 Nisan 1453 Cuma günü: II. MEHMET Konstantiniye’yi yalnız karadan sıkıştırmakla ele geçirmenin zorluğunu iyici anlamış bulu­nuyordu. Hele Bizans ve Ceneviz gemilerinden kurulu bir yardım konvoyunun İstanbul’a yaklaştığı duyuldu. Bu gemiler erzak ve cephane yüklüydü. Gemilerden biri Bizans bandıralı, üçü Ceneviz bandıralı ve büyük gemilerdi. Yenikapı önlerinde bulunan Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey’e bu gemilerin Haliç’e sokulma­ması emredilmiş, Osmanlı donanması böylece harekete geçirilmişti. Osmanlı donanması 18 kadar hafif gemi ile borda düzeninde ilerle­di. Düşman gemilerine kürek çekerek saldırıldı ise de, düşman gemilerinin ok, sapan ve attığı Rum ateşiyle Kaptan-ı Derya bu karşı saldırıya dayanamadı ve çekilmeye başladı.

Bu durumu gören Fatih Sultan MEHMET atını denize dalgalar arasına sürerek leventlerine cesaret vermek istedi. Leventler bu kahramanlık gösterisi karşısında geri dönerek saldırılarını devam ettirdiler. Şiddetli lodos rüzgârı, düşman gemilerinin işine yaradı ve bu sırada gevşetilen zincirin üzerinden aşarak Haliç’e girmeyi başardılar:

Kara yönündeki saldırıların ciddi bir sonuç getirmemesi denizdeki bu ilk başarısızlık genç padişahı çok üzdü. Bu sırada Sadrazam Halil Paşa, Padişah’a kuşatmanın kaldırılması teklifinde bulundu. Bunun üzerine II. MEHMET, harp meclisini topladı; genel durum gözden geçirildi. Sonunda başarıya ulaşılacağına inanan hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve inandığı paşalarından Zağanos Paşa kuşatma ve saldırıya şiddetle devam edilmesine taraf olduklarını bildirdiler.

21 Nisan 1543 Cumartesi günü; şehri hem karadan, hem denizden sıkıştırmanın zorunluluğuna karar veren Sultan MEHMET, yeni çareler aramaya başladı. Zinciri kırıp Haliç’e girmek mümkün olmamıştı. Galata’daki Cenevizlileri çiğneyip geçmek hukuka aykırı idi. O sırada genç Padişah’ın beyninde bir deha şimşeği çaktı. Niçin olmasındı? Dolmabahçe koyundaki donanmayı, Haliç ’teki Kasımpaşa kıyısına karadan aşırarak indirmek. Kaptan-ı Derya’ya ve diğer ilgililere emirler verildi. Bu iş için hazırlıklara başlandı.

21, 22 Nisan 1453 gecesi Dolmabahçe’den Kumbaracı Yokuşu’nu takip ederek, Asmalı Mescid’den Tepebaşı yoluyla Kasımpaşa’ya bir yol açıldı. Yolun üzerine çam kalaslar döşendi, üzerlerine içyağı ve zeytinyağı döküldü kayganlaştırıldı. Dolmabahçe limanında bulunan iki sıra kürekli 70 kadar gemi yelkenlerini de açarak Dolmabahçe- Yenişehir üzerinden Kasımpaşa’ya indirildi. Bir tarih yazarına göre, gemilerin altına tekerlek takıldığı ve kalaslar üzerinden kaydırıldığı da anlatılır. Gemiler topçu ateşi himayesinde binlerce asker, manda, öküzün de yardımlarıyla zayiatsızca ve gizlilikle Haliç’e indirilmişti. Erte­si sabah Bizanslılar, Türk donanmasını Haliç’te, zincirin de gergin olarak yerinde olduğunu görünce şaşırdılar. Akılları başlarına ge­lince de bu gemilerin karadan indirildiğini anladılar. Çaresizlik içinde Haliç’e bakan surlarını kuvvetlendirmeye, savunma gücünü artırmaya çalıştılar.

 

 

Topkapı ile Edirnekapı arasında asıl hücumun beklendiği yer­de bulunan İmparator Konstantin ile Komutan Jüstinyani; tehdit altında bulunan Ensar kapısı ile Balat arasındaki bölgeye geldiler. Haliç’e inme başarısını gösteren Hamza Bey komutasındaki Os­manlı gemilerini bir gece baskınıyla yakmaya karar verdiler. İcra­ata geçmeden evvel bu plan Cenevizliler tarafından Osmanlılara duyuruldu. Padişah haber aldığı bu baskına karşı bir baskın hazır­ladı: Birçok sallar yaptırarak bu salların üzerine toplar yerleştirtti. Bu toplarla deniz üzerinde sektirme ateşi yapılacaktı. Bizanslılar tarafından yapılacak baskına tahsis edilen gemilerin başına komutan olarak Kaptan COCCO memur edilmişti. Hazırladıkları bu bas­kın planı şöyle uygulanacaktı: 500’er tonluk iki gemi arkasında Ve­nedik, Ceneviz, Bizans kadırgaları gece sabaha karşı Osmanlı do­nanmasına yaklaşacak, sonra aniden ortaya çıkarak Osmanlı gemi­lerini ateşe verecekti. Bu plana göre bütün hazırlıklarını da yapmış­lardı. Onlar hazırlanadursun, kara bölümünde savaş bütün şiddetiy­le devam ediyor, surlar Osmanlı toplarıyla devamlı dövülüyor, yaya Osmanlı askerlerinin ok yağmuru da devam ediyordu.

Haliç’teki Osmanlı donanması uyanık tutuluyor, her an yapılabilecek bir baskına hazır durumda bekletiliyordu. Bilhassa geceleri, üzerinde top yerleştirilmiş sallar geminin ilerisine alınıyordu.

28 Nisan 1453 gecesi düşman filosu harekete geçirildi. Osman­lılar sessizlik içinde savaşa hazır, kaptan Cocco’nun kadırgası geri­sinde ilerleyen gemilerin meydana çıkmasını bekliyorlardı. Bu an geldi. Osmanlıların gülle ve okları yağmaya başladı. Hele bu gülle­lerden biri Kaptan Cocco’nun büyük gemisine isabet etti. Kısa bir süre içinde geminin batmasına sebep oldu. Düşman neye uğradığını şaşırdı. Kaçmaktan başka çareleri yoktu. Perişan ve panik halinde dağıldılar ve kaçtılar.

Sultan, deniz baskınından sonra aldığı tedbirlerle Haliç’teki bü­tün Bizans gemilerini yaktırıp, batırttı ve Haliç bölümünde tam bir hâkimiyet kurdu.

Kara bölümünde savaşa her iki taraf da canla başla devam edi­yorlardı. Bu sefer lağım savaşı başlatılmıştı. Daha evvel maden ocaklarında çalışmış erler toplatıldı. Bununla şehre yeraltından girmek için lağımlar kazdırılmaya başlandı. Fakat tam başarıya ulaşı­lacağı zaman Bizanslılar bunun farkına varıyorlar, karşı lağımlar ka­zarak yeraltında kanlı savaşlar veriyorlardı. Bu hareketlerde de bir başarı sağlanamadı. Bununla beraber 7 haftalık devam eden kuşat­ma savaşı sonuçlanma emareleri göstermeye başlamıştı. Topkapı surlarını döven büyük toplar gayet geniş delikler açıyor, bir yandan da ele ne geçerse hendeklere atılıyor gün be gün yer yer hendekler de dolduruluyordu. Haliç tarafında Osmanlı tarafından atılan toplar­la bu yöndeki surlar da yer yer yıkılıyordu. Şehir her iki yönden sıkıştınlırken padişah düşmanın moralini ölçmek ve hem de yapılacak son hücumda beyhude kan dökülmemesi için, tekrar Bizans impara­toru Kostantin’e isfendiyaroğlu’nu gönderdi. İsfendiyaroğlu artık savunmanın mümkün olamayacağını, beyhude kan dökülmemesini, teslim olduğu takdirde, gerek halkın, gerek askerin hiçbirine bir şey yapılmayacağını, imparator ve ailesiyle bütün Bizans büyüklerinin aileleri ve tüm servetleriyle birlikte gitmelerine izin vereceğini, şehre savaşla girilirse doğacak olaylardan sorumlu olamayacaklarını bildirdi. Bu teklife rağmen İmparator;

“Teslim olmayacağız, şehri ölünceye kadar savunacağız” dedi.” İsfendiyaroğlu ’nun bir görevi de iç durumu tespitti. İmparatorun cevabını ve şehrin iç durumunu padişaha anlatı. Durumu son defa gözden geçiren II. MEHMET; 29 Mayıs sabahı hücum için ilgililere son emrini verdi. Hücum karadan ve denizden aynı zamanda yapı­lacaktı.

Padişah bütün orduya;
— İşte görüyorsunuz. Kostantiniye şehrini koruyan bu surlarda üç büyük delik sizleri bekliyor, diyerek onları teşvik etti. 28 Mayıs 1453 Pazartesi günü akşamı surların duvarlarında büyük gedikler açılmıştı. Bizanslılar son gayretlerini gösteriyorlar, bu gedikleri onarmaya çalışıyorlardı. Bütün Osmanlı kuvvetleri, Topkapı ile Edirnekapı arasında toplanmıştı. Düşmanın sabaha kadar açılan ge­dikleri onarmaması için o gece şehir etrafında mum donanması em­redilmişti.
Mum donanması: Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’nın MEKKE’nin ele geçirilmesi sırasında tarihte ilk defa ya­pılmıştı. Resulü Ekrem; o gece Mekke kalesi etrafında 1O bin ayrı yerde ateş yaktırmış ve geldiğini bu büyük ateş donanmasıyla Ku­reyşlilere bildirmişti.
O gece İstanbul surları etrafında da böyle bir ateş yakılmış bü­tün surlar aydınlatılmıştı. Toplar durmadan gülle yağdırıyor, meh­teri er hamasi marşları çalıyor, bütün asker Allahu Ekber sesleriyle tekbir getiriyor, atların kişnemesi ve hır heyula devam ediyordu. Osmanlılar sevinç ve moral içinde, Bizanslılar ise korkudan titreşmek­ten başka bir şey yapamıyorlardı.

Son hücum için Sultan MEHMET şöyle tertip aldırmıştı:
29 Mayıs 1453 Salı günü sabahı fecirle birlikte hücuma geçile­ceği bütün orduya duyurulmuştu. Ordunun son saldırı için bütün ha­zırlıkları da tamamdı.
Ordu üç kola bölünmüştü: Birinci kol; 50.000 askerle Yedikule karşısında, İkinci kol; 50.000 askerle Tekfur Sarayı karşısında. Üçüncü kol; Padişah komutasında yeniçerilerden oluşmuş ve Topkapı-Edirnekapı arasındaki gedik karşısında idi. Haliç’e indirilen Os­manlı donanması; Ensar kapısıyla Unkapanı arasında tertiplenmişti. Beşiktaş koyunda bırakılan gemiler de Yenicami kapısıyla Langa kapısı arasında tertip almışlardı. Kara bölümünde açılan üç gedik vardı: Biri, Bayrampaşa deresinin sura girdiği yerde, diğeri; Top ka­pısında, bir diğeri Edirne kapısı civarında idi. İstanbul’a bu üç ge­dikten girilecek ve Bizans hükümranlığına son verilecekti.
Nihayet 29 Mayıs 1453 Salı sabahı fecirle beraber karadan ve denizden hep birlikte dünya tarihinde görülmemiş bir dehşetle hücu­ma başlandı. Hücum yönleri bakımından düşman yanıltıldı. Önce beklenmeyen yerlere sahte hücum gösterileri başlatıldı. Arkasından bütün topçu, gedik yerlerine şiddetli ateşleriyle atışa başladı. Bir yandan da yüzlerce kös, davul ve mehterin vaveylası, askerin tekbir sedaları; “Vur bire ha, vur bire ha” bağrışmaları yeri göğü inletiyor­du. Bu gürültüyü, atılan güllelerin ve mancınıkların fırlattığı büyük kayaların çıkardığı sesler barut dumanları ve Rum ateşi alevleri, çan sesleri tamamlıyordu
Osmanlı kuvvetleri görülmemiş bir iman kudreti içinde azimle ilerliyorlar, ya ölüyor ya öldürüyorlardı. Son Rum Kayzeri Konstan­tin ve kuvvetleri de hücum cephesinde ölesiye inatla savunmaları­nı devam ettiriyorlardı. Üçüncü defa hücum tekrar edilirken Cene­vizli komutan Jüstinyanüs ağır şekilde yaralanmıştı. Cepheden geri­ye alındı. Bu durumu gören savunucular, büyük bir moral kırıklığı­na uğradılar. Artık son ümitlerini de yitirmişlerdi. Bu sıralarda Tek­fur Sarayı ve Haliç’teki surlara karşı da hücuma geçirilmişti. Zağa­nos Paşa kuvvetleri, Haliç’e bakan surlara saldırıyorlardı. Fakat bu üçüncü hücum da büyük kahramanlıklara, üstün vatan duygularına ve çetin çarpışmalara rağmen umulanı vermemişti. Ama ULUBAT­LI HASAN, Yeniçeri Murat gibi genç Türk askerleri 30 kadar arka­daşlarıyla, diğer hücum kollarından önce davranarak, Hakan’ın san­cağını Topkapı kalesinin en önemli bir burcuna ölümü pahasına da olsa dikmeyi başardı. Şanlı Osmanlı bayrağının Topkapı surları üze­rinde dalgalandığını gören yeniçeriler müthiş bir saldırıya geçtiler. Artık ne gâvurun oku, ne Rum ateşi hiçbiri para etmiyordu. Büyük hücum başlamıştı. Kıyamet, Topkapı ile Edirnekapı arasında kopu­yordu. İmparator Konstantin de savunmanın ağırlık merkezini bura­ya vermişti. Büyük gayretler gösteriyor, karşı koymaya çalışıyordu.

Sonuca yaklaşılmıştı. Cengâver Türk askerleri ölülerin üzerin­den geçerek Edirnekapı’dan Unkapanı yönündekiler de buradaki ka­pılardan, Topkapı ve civarındakiler surlara binlerce merdiven daya­yarak şehre girdiler. Nihayet Haliç’teki kapılar da açıldı, buralardan da şehre girildi. 53 gün süren kuşatma kesin bir zaferle noktalandı ve İstanbul bizim oldu. Bu zaferle binlerce senedir hükümran olan Doğu Roma İmparatorluğu yıkılıp gitti.

Bu sırada 20.000 kadar Hıristiyan, Ayasofya Kilisesi’ne sığın­mıştı. İmparator da bu yöne kaçarken önüne yaralı bir azap askeri çıktı. Konstantin bu yaralı Osmanlı askerini öldürmek isterken, yer­den can havliyle fırlayan asker, İmparator’un üzerine saldırarak onu yere serdi.

Böylece, muzaffer Osmanlı Türkleri şan ve şeref dolu tarihleri­ne yeni bir zaferi daha yazdırdılar. Bu padişah, bu ordu tarihin bir devrini kapatmış yeni devrini açıyordu.
İSTANBUL’UN FETHİNİN DOĞURDUĞU SONUÇLAR:
Fatih ve askerleri” Fetih hadisi”nin müjdesine nail oldular. Sultan MEHMET, Fatih unvanını aldı. Askerleri de” Ni’mel-ceyş” oldu.

Siyası yönden: İstanbul şehri Asya ve Afrika kıtalarının en önemli yerinde, Karadeniz Boğazı üzerinde olduğu için, dünya tica­retinin o devirde merkezi idi. Dünya ticaretine yol açacak köprü bu­rada kuruluyordu. Bu bölgeye hâkim olan dünyaya hâkim olabilir, deniliyordu. Nitekim Osmanlı Türkleri İstanbul’u ele geçirdikten sonra, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının en mühim yerlerine hâkim olarak oralara, uygarlıklar götürmüşlerdi.

Anadolu ve Rumeli’nde toprakları bulunan Osmanoğulları’nın ülkelerinin göbeğinde bir kâbus gibi duran Doğu Roma İmparator­luğu ’nun başşehrini ele geçirmeleri zorunluydu. İşte Osmanlılar bu­nu yaptılar.

Askeri yönden: İstanbul’un ele geçmesi ile Osmanlı ordularının Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında serbestçe ilerlemeleri mümkün olmuştu.

O devri n en büyük ve en kuvvetli kalesi İstanbul ’u aldıktan son­ra, bu kaleye dayanılarak, Karadeniz ve Akdeniz’e hâkim olunmuş, bu iki iç deniz Osmanlı gölü haline getirilmişti.

İstanbul şehrinin Osmanoğulları tarafından ele geçirilmesi; dün­ya savaş tarihinde, kale kuşatmaları yönünden en önemli olay ola­rak kabul edilmiş, bu şanlı zafer, dünyadaki bütün ordu komutanla­rına dersler vermişti.

Osmanlılar’ın İstanbul’u ele geçirmeleri çağı değiştirmiş, Orta­çağ kapanarak, Yeniçağ başlamıştır.

Dünya kamuoyu önünde; İstanbul’un Osmanlılar tarafından ele geçirilmesi XV. asrın en önemli olayı olarak kabul edilmiş, Müslü­manları sevindirirken, Hıristiyan âlemini hem üzmüş hem de kor­kutmuştur.

” İstanbul elbet feth olunacaktır, onun komutanı ne güzel komu­tan, onun askeri ne güzel asker” sözü de ayrı bir mana taşıyordu. Bu müjde padişah ve askerlerin ruhunda güneş gibi parlamış, İstan­bul’un ele geçmesinde en önemli sebep olmuştur. Fetihten sonra Sultan MEHMET, “Fatih” unvanına mazhar olmuş, ayrıca en güzel komutan ve askerleri de en güzel asker olarak tarihe geçmişlerdir. Ayrıca fethin bir sembolü olarak Hıristiyan âleminin en büyük ma­betlerinden biri olan Ayasofya camiye çevrilmiş, 1 Haziran Cuma günü de Cuma namazı kılınmıştır.

Tags:

21
Şub

Ankara Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

Bayezid ve Timur arasında teati edilen mektuplar, ortalığı yatıştırmaya kifayet etmeyince muharebe kaçınılmaz bir hal almıştı. Tarihlerde tafsilatlı ve geniş bir şekilde verilen Ankara Meydan Muharebesi’nin bütün detaylarına temas etmeyeceğimize işaret etmek gerekiyor.

Ankara Savaşı

Büyük bir casusluk ve haber alma teşkilatına sahibe olduğu anlaşılan Timur, elindeki kuvvetler ile Anadolu’da fazla bir is göremeyeceğini anlayarak, Orta Asya’da bulunan en güzide kuvvetlerini getirmeye mecbur olmuştu. Kişi, Karadağ’da geçirdikten sonra Azerbaycan ve Gürcistan’da yeniden toplayıp düzene soktuğu ordusuyla Anadolu’ya yürümeye karar vermişti. Böylece Timur, bu yeni ordusuyla Erzurum ve Kemah yolunu takibe ile Orta Anadolu’ya doğru yol almaya başladı. Osmanlılardan aldığı topraklan tekrar Türkmen beylerine vererek onların desteğini sağladı. Böylece, Osmanlıların, senelerce uğraşıp sağladığı Anadolu birliğini de bozmuş oldu.

Kırşehir’e doğru yürümekte olan Timur, o sırada Osmanlı kuvvetlerinin kendi üzerine doğru gelmekte olduğunu haber alınca, durumun kendisi için müsait olmadığını anlayıp telaşa kapılır. Ordusunun erkânı ile görüşerek Osmanlı ordusunu arkada bırakmak üzere Ankara yolunu tutar.

Timur, Ankara önüne gelir gelmez Ankara kalesini kuşatır. Kale muhafızı Yakub Bey, burayı bütün gücü ile müdafaa eder. Timur, Bayezid’ın kendisinin geldiği yoldan geleceğini tahmin ile o cepheyi iyice tahkim eder. Ankara kalesini de kuzey doğu yani iç kale tarafından almak istiyordu. Bu maksatla kalenin suyunu keserek Osmanlı kuvvetleri gelmeden önce burayı düşürmeye çalışıyordu.

Timur, Osmanlı ordusunun daha geç geleceğini de tahmin etmişti.

Fakat o, bu tahmininde yanılmıştı. Çünkü Bayezid’ın kuvvetleri seri bir yürüyüşle çok daha evvel ve hem de Timur’un hiç beklemediği bir yoldan gelip ortaya çıkmışlardı. Hâlbuki Timur, Osmanlı ordusunu güney doğudan gelecek diye beklerken Osmanlılar kuzey doğudan yani Kalecik, Raylı üzerinden gelerek Çubuk ova’da Melik sah köyüne inmişlerdi. Buna göre Timur bir baskına uğramış demekti. Bu tehlikeli durum karsısında buhranlar geçiren Timur, itidalini muhafaza ederek bütün gece çalışıp cephesini değiştirmiş ve kale kenarından da çekilmişti. Timur’u bu şekilde hazırlıksız yakalayan Bayezid ise hayatına mal olacak bir hata isliyordu. O, Timur’un bu durumundan istifade etmek için, oğulları ile komutanlarının hemen taarruza geçilmesi hakkındaki ısrarlarını dinlemeyerek büyük bir fırsatı kaçırmış oldu. Bayezid, mertçe bir muharebe olmasını istiyordu. Böyle bir anlayış ve bekleme, Timur’a vakit kazandırıp onu düşmüş olduğu tehlikeli durumdan kurtarmıştı.

Ankara Muharebesi diye meşhur olan ve Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyeti ile İstanbul’un fethini yârim asır geciktiren bu savasın, gün olarak tarihi hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bununla beraber doğruya en yakin olan görüşe göre 27 Zilhicce 804 (28 Temmuz 1402) tarihinde yapılmıştır.

Her iki ordunun mevcudu hakkında kaynaklar farklı bilgiler vermekte iseler de, Timur’un ordusunun daha kalabalık olduğunda (160 bin) birleşmektedirler. Bu büyük güce karşılık Osmanlı ordusunun mevcudu ise yetmiş bin civarında idi. Ankara yakınındaki Çubuk Ovası’nda yapılan savasın başlangıcında Osmanlılar üstün bir duruma gelmişlerdi. Fakat Osmanlı ordusundaki Kara Tatarların ihaneti ve Anadolu Beylerine bağlı tımarlı sipahilerin Timur tarafına geçmeleri, harbin Osmanlılar tarafından kayb edilmesine sebep oldu.

Bu tehlikeli hal üzerine Bayezid’a geri çekilmesi tavsiye edildiyse de o, bunu kabul etmedi. Harbin kayb edildiğini gören Yıldırım Bayezid, Vezir-i Azam Ali Pasa ile Murad Pasa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa ve Karesi subaşısı Inebeye, büyük şehzade Süleyman Çelebi’yi alıp kaçırmalarını emr eder. Böylece Yıldırım’ın basına bir şey gelse bile devleti yeniden kurmak ve toparlamak için bir şehzade kurtulmuş olacaktı. Bu esnada ihtiyat kuvvetlerinin basında bulunan Çelebi Mehmet de maiyetinde bulunan bin kadar adam ile sancak merkezi olan Amasya’ya doğru gitmişti. Bundan başka Osmanlı ordusunda bulunan Sırp despotu ile kardeşinin komutası altındaki kuvvetler de kaçmışlardı. Bütün bunlara karsı Yıldırım Bayezid yerinde duruyor ve Minnet Bey’in kaçma teklifini red ederek şerefle ölmeyi tercih ettiğini söylüyordu. Fakat bulunduğu yerde kalmasının uygun olmadığını anlayarak daha gerideki Çatal tepe’ye çekildi. Maiyetinde iki üç bin yaya ve atlı kuvveti kalmıştı. Bu kuvvetlere karsı yetmiş bin kişilik Timur kuvvetleri merkezden hücum ediyordu. Çatal tepe bir kaç kat Timur kuvvetleri ile sarılmıştı. Bayezid, elinde balta ile hücum edenleri orada hemen yere seriyordu. Bayezid, bu durumdan kurtulabilmek ve Timur’un kat olan saflarını yarmak için ortalığın kararmasını bekliyordu. Bir ara az bir kuvvetle ilk muhasara hattını yarıp fırlamağa muvaffak oldu. Fakat şayisiz çemberle çevrilmiş olduğundan her muhasara hattını zorlukla geçiyordu. Bayezid’ın kaçtığı haberi alınınca takibi için büyük bir kuvvet gönderildi. Nihayet son müdafaa tepesinden üç saat ayrıldıktan sonra ati yere yuvarlandı. Yeni bir ata binmesine meydan verilmeden yakalandı. Böylece Bayezid, Timur’a esir düştü (28 Temmuz 1402). Böylece kaderin, savaşlarda süratli hareket etmesinden dolayı, kendisine layık gördüğü Yıldırım unvanına sahip olan bu mert ve cesur hükümdar, aleyhine örülen ağın içine düşerek esir âlinmiş oldu.

Mevlâna Hatifi, Şehnamesinde Yıldırım Bayezid’ın hücumlarından ve kahramanca çarpışmasından bahs ederken söyle der:

“Bayezid Han, öyle bir şiddetle hücum eylemiş ki, önüne geleni yere düşürüp Timur’un önüne kadar varmış. Timur, kendi üzerine doğru yıldırım gibi bir fedainin geldiğini görünce ürkmüş ve fena halde korkmuştu. O esnada Timur’un yanında bulunan Germiyanoglu, kendisine “Han’ım, gafil olma bu fırsat bir daha ele geçmez. Bu fedai Yıldırım Han’ın kendisidir.” deyince Timur hemen kemandazlarina “Sakin Yıldırım’a bir zarar getirmeyiniz, sağ olarak ele geçiriniz” diye emir vermişti. Dört bir taraftan kementler atılarak Yıldırım’ı attan düşürdüler. Yaya kalınca etrafını sardılar. Yıldırım Han hançerle birçok kişiyi hâk-i helâke serdi (öldürdü). Nihayet birçok kişi etrafını sarıp onu yakaladılar. Yıldırım teslim olmadı, silahını da teslim etmedi. Bununla beraber onu kullanamayacak şekilde her taraftan tutmuşlardı.

Ankara galibiyeti ile Anadolu’yu harabeye çevirecek olan Timur, bu galibiyetini Fransa kralı VI. Sâri ile İngiltere kralı IV. Henri’ye bildirmek üzere mektuplar yollamış ve kendilerinin Niğbolu Muharebesinde yenemedikleri Osmanlı hükümdarını yenip esir aldığını bildirmiştir. Farsça metni elimizde bulunan mektuba göre Timur, Fransa kralından büyük bir övgü ile bahs etmekte ve müşterek düşman olarak kabul ettiği Osmanlı Devleti ni perişan ettiğini bildirmektedir. İsin önemli noktalarından biri de Fransa kralının mektubunu getiren F. Fransiskos adındaki papaza Timur’un çok iyi davranmış olmasıdır. Fransa kralına devamlı iyi dualarda bulunduğunu ifade eden Timur, “bizim ve sizin düşmanlarımızı müzmahil eyledim” gibi bir ifade ile âdeta Osmanlıları ortadan kaldırmak için bati ile is birliği yapmış ve belki de onların teşviki ile Anadolu’ya gelmiş görünmektedir. Nitekim sözü edilen mektupta Timur söyle demektedir:

“Bu muhibbinin, yüz bin selam ve hayırhahlığını dünyalar kadar çok hulusunu Fransa kralı kabul buyursun. Edi (dualar) tebliğinden sonra siz emir-i kebirin re’y-i âlilerine arz olunur ki, Ferrari Fransiskos adındaki vaiz rahibe tarafımıza geldi. Ve mulûkî mektupları getirdi. Ve siz emir-i kebirin iyi adini ve azamet-i şanını bize bildirdi. Çok mesrur olduk. Su dahi beyan olunur ki, leskerenbuh ile gidüp yaver-i bari-i Teala ile bizim ve sizin düşmanlarımızı müzmahil eyledim. Bundan sonra sultaniye şehrinin murahasası F. Cevanî’yi huzurunuza gönderdim. Her ne ki vaki oldu ise arz ve takrir eder. Simdi siz emir-i kebirden rica ederim ki, daima nâme-i hümayunlarınızın irsal kılınup bize haber-i selamet ve afiyetiniz ilâm oluna…”

Timur, muharebeden sonra Osmanlı kuvvetlerini takib için asker sevk ettiği gibi Osmanlı şehzadesi Süleyman Çelebi’yi yakalamak üzere de torunu Mehmet Mirza’yı otuz bin kişilik bir kuvvetle Bursa üzerine göndermişti.

Ankara önünde sekiz gün kalan Timur, oradan Kütahya’ya gelir. Burayı beğendiği için bir ay kadar burada kalır. Bursa üzerine hareket eden Mehmet Mirza’nın maiyetinde amcasının oğlu Ebu Bekir Mirza, Emir Cihan Sah, Emir Şeyh Nureddin ve Emir Sülüncük bulunuyordu. Bursa’ya kadar olan yerleri yağmalayan bu 30 bin kişilik birlik, henüz Bursa’ya ulaşamadan Süleyman Çelebi kizkardesi Fatma ile küçük kardeşi Kasım Çelebi’yi yanına alarak kaçmaya muvaffak olmuştu. Bursa halkının bir kısmi Uludağ’a çekilmiş, bir kısmi da sahile doğru firara başlamıştı. Kaçmaya çalışanların çoğu esir edildi. Şemseddin Ezerî, Seyyid Şemseddin Muhammed Buharî ve Şemseddin Muhammed Fenarî gibi Bursa’nın önemli şahsiyetleri de bu esirler arasında bulunuyorlardı. Emir Şeyh Nureddin, Bursa’yı elde edince yağmaya baslar ve mal için Bursa halkına her türlü zulüm ve işkenceyi reva görür. Bunlar, halka bir şey bırakmayacak derecede onları soyarlar. Bursa’nın çevresi de bu talihsizlikten nasibini alır. Bu soygun ve tahribattan sonra tamamen ahsak mimariye dayalı olan Bursa ateşe verilir. Böylece Bursa tamamen yanar. Timur’un kuvvetleri, Süleyman Çelebi’nin kaçırmaya muvaffak olamadığı bütün Osmanlı hazinesini ele geçirmişti. Bunca senelik seferlerin sonunda toplanan bu zengin hazine ile sarayın kıymetli eşyası Timur’un veziri Şerafeddin Ali ile Müstevli Seyfeddin Tunî tarafından defter yapılıp kayd edildi. Bu arada daha önce Şehzade Mustafa’ya nişanlanmış bulunan Ahmet Celayirî’nin kızı, Bursa’da esir alınanlar arasında idi. Bayezid’ın zevcesi (Sırp kralının kız kardeşi) ile iki kızı da galiplerin eline düştü. Bütün bunlar, Kütahya’da bulunan Timur’a götürülüp takdim edildi.

Timur, Kütahya’da bulunduğu sırada etrafı vurdurup kendi emniyetini sağladıktan sonra Bayezid’ın, memleketlerini almış olduğu Karaman, Germiyan, Aydın, Saruhan, Menteşe ve Hamim oğulları’nın beyliklerini tekrar kendilerine iade eder. Bunlar, Timur’un yüksek hâkimiyeti altında dedelerinden kalan yerlere tekrar sahip olurlar. Timur, Bayezid’ın oğlu Süleyman Çelebi’ye mektup yazarak kendisine tabi olmasını bildirmişti. Bunun üzerine o da Şeyh Ramazan ismindeki elçisi vasıtasıyla bu teklifi kabul ettiğini bildirmişti. Buna karşılık Timur kendisine bağlılık alâmeti olarak taç ve hilkat göndermişti. Böylece o, Süleyman Çelebi’ye Trakya’yı, Çelebi Mehmet’e Amasya ve çevresini, Isa Çelebi’ye de Bursa ve havalisini vererek yüksek hâkimiyeti altında Osmanlı Devleti ‘ni üç parçaya böldü. Bu vesile ile ileride meydana gelecek olan ve Osmanlı tarihinde “Fetret devri” diye anılacak kardeşler arasındaki taht mücadelelerine zemin hazırlamış oldu.

Anadolu’da sekiz ay kadar kalan Timur, birçok şehri yakıp yağmalattırdıktan sonra Rumeli, adalar, Bizans imparatoru ve Memlûk sultanini nüfuzu altına aldı. Anadolu’da eski beylikleri ihya edip kurduktan ve Osmanlı Devleti ‘ni dağıttıktan sonra memleketine döndü. Giderken, Selçuklular zamanında Moğollar tarafından Anadolu’ya getirilip yerleştirilen Kara Tatarları da yanında götürmüştü.

Tags:

21
Şub

Kösedağ Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

Birinci Alaaddin Keykubad’ın ölümünden sonra büyük oğlu II. Gıyasettin Keyhüsrev, babasının yerine Anadolu Selçuklu Devleti tahtına oturdu (1237). Ne var ki hem yaşı küçük, hem de devlet yönetimine ait deneyimi yoktu. Buna karşılık cesur ve kahraman bir insandı. Bu yüzden önce Diyarbakır’ı aldı, sonra Eyyubî Devleti’ni kendine bağlayarak Şam’da adına hutbe okutturdu. Derlenip, toparlanmaya vakit kalmadan Moğollar, Anadolu topraklarına girdiler. Selçukluların içindeki karışıklığı anlayan Moğollar, bundan cesaret alarak akınlarını sürdürüp ilerlediler. Kış mevsiminde Erzurum’u zapt ederek şehri yağma ettiler, taş üstünde taş bırakmadılar (1242).

Kösedağ Savaşı

Durumun tehlikeli boyutlara vardığını anlayan genç Selçuklu Sultanı, 80 bin kişilik ordusu ile Sivas üzerine yöneldi. Gençliğinin ve dinçliğinin verdiği cesaret ve kahramanlık ile Moğolların üzerine saldırdı. Emrindeki deneyimli komutanların önerilerini dinlemedi. Çarpışma başlamış, her iki taraf kanlı bir şekilde birbirlerine girmişti. Selçukluların öncü birlikleri bozulunca, yenildikleri kanısına kapılan genç sultan, savaş alanından atı ile kaçıp uzaklaştı. Bunun üzerine Selçuklu Askerleri arasında çözülme başlamış, savaşa gerek görmeden geriye dönmeyi daha uygun görmüşlerdi. Başsız kalan Selçuklu Ordusu, 40 bin kişilik Moğol Ordusu karşısında yenilgiye uğramıştı (1243). Selçuklular bu savaşta sadece üç bin şehit verdiler.
Selçukluların gerilediğini gören Moğollar, hızla ilerleyerek Erzincan, Sivas ve Kayseri’yi ele geçirdiler. Halkı kılıçtan geçirip, girdikleri yerleri yağma ettiler.
Savaşa girmeyen Selçuklu Ordusu’ndan çekinen Moğol Ordusu Başkomutanı Baycu Noyan, tedbirli olmayı düşünerek geri döndü. Yeniden İran’a girdi. Anadolu şehirlerini talan etmekle yetindiler. Selçuklular da böylece toprak kaybına uğramaktan kurtulmuş oldular. Ne var ki, Moğollar yeniden derlenip toparlanmaya, eksikliklerini gidermeye çalışıyorlardı.
1246 tarihinde II. Gıyasettin Keyhüsrev ölünce yerine II. İzzeddin Keykavus geçti. Yeni Sultan, Moğolların egemenliğini kabul edince Moğollar, Selçukluların içteki karışıklığını anladılar. Bu yüzden yeni tahta geçen Sultan II. izzettin Keykavus’un diğer kardeşini de sultan olarak ilân ettiler. Selçukluları bölmeyi, içten çökertmeyi amaçladılar. Nitekim ülke içinde taht kavgaları baş gösterdi. 1254 tarihinde Keykubad ölünce, karşısında rakip olarak tek kardeşi kalmıştı. Böylece ülke toprakları ikiye bölünmüş oldu. Moğolların uyguladıkları böl-parçala siyaseti tam anlamı ile yerine gelmişti. Ülke topraklarının doğu kesimi IV. Rükneddin Kılıç Arslan’m batı kesimi de II. İzzettin Keykavus’un oldu. Artık Anadolu Selçuklu Devleti iyice gücünü yitirmişti. Sürekli olarak Moğollar’m korkusu ve baskısı altında eziliyorladı.
Bunu fırsat bilen Moğollar, 1256 yılında Selçuklu Ordularını dağıtarak Konya’ya girdiler. II. izzeddin Kılıç Arslan’ı tahtından indirdiler. Yerine kardeşi IV. Rükneddin Kılıç Arslan’ı atadılar. Her ne kadar Anadolu Selçuklu Devleti’ni yeniden istiklâline kavuşturmak için çaba gösterilmişse de bir sonuç alınamadı. Moğolların himayesinde Selçuklu tahtına çıkmış olan IV. Rükneddin Kılıç Arslan ise 1266 tarihinde ölünce, artık Anadolu Selçuklu Devleti iki yaşındaki III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in eline kalmıştı. Böylece ülkeyi vezirler yönetmeye başladı. Ancak Anadolu, Moğol zulmü altında inliyordu. 1308’de V. Kılıç Arslan tahta geçti. Ancak etkili olamadı. 1318’de ölümünden sonra Anadolu’yu bir Türk yurdu yapan Türkiye Selçuklu Devleti tarihe karışmıştı.

Tags: ,

21
Şub

Malazgirt Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dinî, millî, siyasî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Malazgirt Savaşı

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında,
26 Ağustos 1071 tarihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dini, milli, siyasi, askeri neticeleri ve Türk-İslam tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Selçuklu Türkleri, Malazgirt Meydan Muharebesi’nden yıllar önce, Anadolu içlerine gaza akınları tertip ettiler. Bu akınlarda, Anadolu’nun, Türklerin yerleşmesine müsait coğrafi önem ve zenginliklere sahip olduğu tespit edildi.
Selçuklu Türkleri’nin Anadolu’ya akınları, Bizans Devletini telaşlandırdı. Akıncıların bu gazalarında, Anadolu ahalisine terör ve tahribattan ziyade adaletle muamelesi, zalimleri ortadan kaldırmaları, can, mal, ırz emniyetini sağlamaları, bölge halkının Selçuklu idaresini gönülden tercih etmelerine yol açtı. Doğu hududundaki hadiseleri dikkatle takip eden Bizanslı idareciler; ülkelerinin bütünlüğü ve devletin bekası için tedbir almaya başladılar viagra india. Bizans’ın ancak meşhur tarihi entrikalarla yüzyıllardan beri Anadolu’da hakimiyetini koruyabilmesi, zulme varan sıkı tedbirleri, halka kötü muamelesi, yerli ahalinin Türklerin idaresini tercih etmelerini daha da kolaylaştırdı.

Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes (Romen Diyojen) iyi bir savaşçıydı. Fakat hanedan mensubu değildi. Askerlik bilgisi, tecrübe ve cesareti, dul Bizans İmparatoriçesi Eudoxie’nin dikkatini çektiğinden, diğer aday ve teklifleri reddederek, 1068’de Diyojen’i tercih etmesine sebep oldu. Hanedan dışından bir şahsın

Bizans İmparatorluğuna getirilmesi üzerine asiller, iktidara karşı cephe aldılar. Ülke içindeki muhalefeti tasfiye etmekle meşgul olan Diyojen, zeka ve tecrübesine inandığı şahısları devlet kadrolarında vazifelendirip, Bizans’ın doğu hududundaki hadiseleri de dikkatle takip ettirdi. Ani ve Kars’ı zaptederek Ani’nin askeri mevkilerini tahrip eden Selçuklulara karşı, tahta çıkışından, 1071 yılına kadar her yıl sefere çıktı. 1068’de Pozantı’ya, 1069’da Palu’ya kadar geldi. 1070’te de
Kayseri’ye ordu gönderdi. Bu seferlerle, Bizans ordusunun muharebe kabiliyeti ve tecrübesi arttırılıp, disiplinli olması sağlandı.

Selçuklu akınlarının Ege Denizine, Marmara’ya kadar uzanması ve 1071’de Şii-Fatımi Devletinin, İslam ülkeleri ve Abbasi Halifeliği için tehlike arz etmesi üzerine, Mısır Seferine çıkan Selçuklu Sultanı,

Suriye’de bulunuyordu. Türklerin Suriye topraklarındaki harekatını haber alan Bizans İmparatoru Diyojen, doğuya hareket etti. Hareketinden önce verdiği nutukta azmini şöyle belirtiyordu: “Doğu hudutlarımızda büyük bir İslam tehlikesi belirmiştir. Bu tehlikeyi büyümeden ortadan kaldırmalıyız. Ordunun başında; bu tehlikeyi kesin olarak kaldırmaya gidiyorum.”

Romen Diyojen, 13 Mart 1071’de İstanbul’dan 200 000’den ziyade Frank, Norman, Slav, Gürcü, Abaza, Ermeni ve Rumeli’de yaşayan İslam dinini kabul etmemiş Peçenek ve Uz Türklerinden de ücretli asker alarak Anadolu’ya geçti.

Bütün kaynaklarını seferber ederek hazırladığı ordusuna güvenen Diyojen, Bizanslılara büyük zaferle dönmeyi vaad ediyordu. Sivas’a gelen Diyojen, bu bölgedeki Ermeni Prensleri ile ahalisini, toptan öldürttü. Ermenilerin mallarını askerlerine yağma ettirdi. Sivas’tan hareket etmeden önce, generalleri ile harp meclisi kurdu. Bu harp meclisinde, muharebenin, alınacak karar, plan ve hedefi tayin edilecekti. Gerçi Diyojen’in plan ve hedefi kafasında çizilmişti. Bu, Türklerin Anadolu’ya bir daha akın yapmamalarını sağlayacak bir plandı. İran’ın içlerine ilerleyecek, Türkleri daha da doğuya sürecek, başşehirlerini zaptedecekti. İmparator, yalnız Anadolu’yu elinde bulundurmak ve Türkleri yok etmek değil, bütün İslam ülkelerini de almaya karar vermişti. Horasan, Rey, Irak-ı Acem ve Arap, Suriye valiliklerini komutanlarına vermeyi tasarlamış ve hatta vaad etmişti. İstila edeceği İslam ülkelerindeki camilerin yerine kiliseler açmayı ve bu suretle İslam dinini ortadan kaldırmayı da aklına koymuştu. Harp meclisinde, generallerden, takip edilmesini lüzumlu gördükleri tekliflerin, ortaya konmasını istedi.

Sivas’taki harp meclisinde, yapılacak harekatın plan ve hedefi hakkında, iki ana teklif ortaya çıktı. Birincisi; Bizans ordusunun en bilgili ve tecrübeli komutanlarından Rumeli ordusu kumandanı General
Nikefor Bryennes ile iyi bir stratejist ve tecrübeli bir komutan olan Türk asıllı general Magistors Tarkhal’dan (Jozeph Tarhchaniotes) geldi. Bu iki general, hudut boylarındaki tecrübelerine dayanarak, Türklere karşı çok ihtiyatlı harekata girişmeyi tavsiye edip, ordunun Erzurum’a kadar ilerleyerek, burada Türk ordusunu muharebeye zorlayacak ve kışkırtacak bir tertibin alınmasını, bu suretle muharebenin kendi toprakları içinde yapılarak lojistik desteğin kolaylaştırılmasını ve Türklerin istifadesine yarayacak her türlü maddi imkanların tahrip edilmesini teklif ettiler. Bu teklife karşılık, İmparator’a hoş görünmek isteyen ikinci teklif sahibi muhalif generaller ise, hedefin daha derin olmasını ve ordunun vakit kaybetmeden Erzurum’a varıp, İran’a yönelmesini ve Türk ordusu ile nerede rastlanırsa orada, daha ziyade Türk ülkeleri içinde harp edilerek yok edilmesini teklif edip, birincileri korkaklıkla itham ettiler. Bu son teklif, esasen Bizans İmparatoru’nun planına uygun düştüğünden, ordunun doğuya hareketini emretti.

Bizans ordusunun doğuya hareketini haber alan Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçti. Suriye’den geri dönüşte, önce doğuya yönelerek, gerekli savaş hazırlıklarını yaptı. Bu arada karakulakları (casus) vasıtalarıyla da Bizanslılara, Türklerin Rey’e çekildiği haberlerini yaymakta idi. Nihayet Diyarbekir’den kuzeye yöneldi ve Bizans’ın beklemediği bir anda, Malazgirt’in doğusunda ordugahını kurup savaş hazırlığına başladı. Alparslan, muharebe azmiyle ordugah kurarken, önceden, düşmanla dövüşeceğini Bağdat’taki Abbasi Halifesine bildirdi. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halife El-Kaim’in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı (İbn-i Mühelban), değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diyojen’e elçi gönderdi.

Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı, Bizans ordugahında hafife alınıp, hakarete uğradı. Diyojen, heyet başkanına; “Kışlamak için İsfahan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı” daha iyi olduğunu sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultanınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfahan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diyojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum” diyerek, gereken karşılığı verdi.

Sultan Alparslan, muharebe öncesi Halife’den dua talep etti. Abbasi Halifesi, camilerde cuma hutbesinde Alparslan ve ordusunun muzaffer olması için okunacak hutbe metni gönderdi. Muharebe gecesi, Alparslan, ayırdığı bir kuvvetle Bizanslıları, atılan ok ve naralar ile bütün gece taciz ederek yorgun bir hale düşürdü. Selçuklular, Bizanslı safında bulunan Türk asıllı birliklerle temas kurdu. Onların, Bizans ordugahından ayrılarak Selçuklu ordusuna katılmalarını temin etti.

Malazgirt Muharebesinde Bizans ordusunun kumanda kademesi şu şekilde idi: Merkezde Bizans İmparatoru Romen Diyojen olup, yanında hassa ve seçkin birlikler vardı. Sağ kanatta, Anadolu ordusu kumandanı Mikhail Attalicpiates; sol kanatta Rumeli ordusu kumandanı Nikefor Bryennes; ihtiyatta da Andronikos Doucas vazifeliydi. Bizans ordusunun taktiği, Türkleri imha etmekti. Sultan Alparslan kumandasındaki kırk bin kişilik Selçuklu ordusu, yarım hilal şeklinde tertibat aldı. Hafif süvari kıtaları, kanatlara yerleştirildi. Ordu merkezi, düşman karşısında birleşmeden yavaş yavaş geri çekilecek ve onu hırpalayacak, at üstünde ok atan süvariler, düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek, Bizans ordusunu dağıtmaya çalışacaklardı. Taarruza katılan düşman süvarisi ezilerek geri atılacaktı. Bu şekilde ilerleyen düşman ordusu, karargahından kafi derecede uzaklaştıktan sonra, baskın kıtaları, düşmanın gerilerine taarruz edecek, asıl ordu da, bir ağırlık teşkil ederek, düşmanın kanatlarından birine taarruzla, onu yıktıktan sonra saldırıyı diğer kanada çevirmek suretiyle sonuca gidilecekti.

Selçuklu Sultanı Alparslan, alim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muharebeyi Cuma günü yapmayı tercih etti. 26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan, atından inip secdeye vardı; “Ya Rabbi sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Ya Rabbi niyetim halistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allahü tealadan başka bir sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihad etmekte veya benden ayrılmakta serbestsiniz” dedi. Askerler coşarak hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız” karşılığını verdiler. Sonra hepsi ağlayarak helalleştiler. Sultan, beyazlar giydi. Atının kuyruğunu bağlayıp, eline er silahı olan gürzü alıp, şöyle hitap etti: “Askerlerim! Şehit olursam, bu beyaz elbise, kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak, istikbal bizimdir”. Bu nutku, hitabet sanatının ve muharebe öncesi psikolojik şartların, bütün inceliklerine sahipti. Askerler coşup, şevke geldi.

Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan, fevkalade bir muharebe taktiği uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilal şeklinde yayıldı. Muharebenin başlamasından iki saat sonra, Peçenek ve Uz Türkleri, Bizanslılardan ayrılıp, milli bir his ile, Müslüman Selçuklu Sultanına tabi oldular.

Mezhep baskısı sebebiyle Bizanslılara kırgın ve kızgın bulunan Ermeni kuvvetleri de, muharebe meydanını terk etti. Bu hadiseler, Bizanslılarda manevi bozguna yol açtı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengaverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans İmparatoru Diyojen, yaralı halde bütün maiyeti ile birlikte esir edildi.

Malazgirt meydanındaki mücadeleden yenik çıkan İmparator, Sultan’ın huzuruna getirildiğinde, utancından başını kaldıramıyordu. Sultan Alparslan, onu nezaketle kabul edip oturttu, gönlünü aldı. Diyojen, muharebe öncesi, muazzam ordusunun Türkleri muhakkak yeneceğine inandığını itiraf etti. Sultan Alparslan; “Eğer zafer sizin olsaydı, bana ne yapardın?” diye sordu. Diyojen, öldürteceğini açıklayamadı. “Kamçılardım” cevabını verdi. Alparslan; “Benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Ya öldürtürsünüz, yahut İslam memleketlerinde bir esir gibi dolaştırır, süründürürsünüz. Belki de… Fakat onu düşünmek bile istemiyorum; mümkün görmüyorum, ama… Belki de, affedersiniz!” dedi. Alparslan, yenilgiye uğramış bir insanı daha da küçük düşürmek istemedi. Bizans İmparatorunu affetti. Ağır şartlarla antlaşma imzaladı. Fakat Romen Diyojen, dönüşünde Bizanslılar tarafından, Türklerden görmediği hakaretlere uğrayıp öldürüldü. Yeni Bizans İmparatoru Yedinci Mihail, Diyojen’in Türklerle yaptığı anlaşmayı kabul etmedi.

Kazanılan büyük zaferden dolayı Abbasi Halifesi, Sultan’a tebrik ve teşekkür mektupları gönderdi. Birçok İslam şairi, Alparslan’ı öven kasideler yazdılar.

Türklerin yeni yurt edinmesini sağlayan Malazgirt Zaferinden sonra, on beş yıl içinde, Anadolu ele geçirildi. Bu zaferle, Anadolu’nun tapusu, Türklerin eline geçti. Bu bakımdan, Malazgirt Zaferi, Türk ve dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu.

Anadolu’ya, burayı vatan edinen Selçuklu Türkleri ile diğer Türk boyları yerleştirildi. Bozkır kültüründen, İslam medeniyeti dairesine bütünüyle giren Türklerin dünya görüşü daha da gelişti. Doğudan gelen göçebe Türkler, Anadolu’da yerleşik medeniyete geçirildi. Şehirler kurup geliştirerek kültür, sanat, sosyal müesseseler tesis edildi. Kıymetli mimari eserlerle, bu yerleşim merkezleri süslendi.

Tags:

21
Şub

Talas Savaşı

   Posted by:    in Savaşlar

Emevi halifesi döneminde Maveraünnehir’e ulaşan Arap ordusu, burada Türk ordusu ile karşılaşmış ve ağır kayıp vermişti. Türklerin Emeviler döneminde İslamı tanıyamamasının en önemli sebebi, şüphesiz ki Emevi ordusunun zihniyetidir. 

Talas Savaşı

Emevi halifesinin yerine geçen Abbasiler, Emevi soyunun izlediği ayrımcı politikayı bırakmış ve daha ılımlı bir siyaset izlemeye başlamıştı. Orta Asya’da Çin ile rekabet içerisine giren Arap orduları, 751 yılında şimdiki Kırgızistan topraklarında Çin ordusu ile karşı karşıya gelecekti. Geçmişten beri Çinliler ile husumeti olan Karluk Türkleri, savaş sırasında Arap ordusunun tarafına geçecek ve Arapların savaşı kazanmasında önemli rol oynayacaktı. Savaşın ardından ise İslamı daha yakından tanıyan ve çeşitli din adamlarının ılımlı politikalarından etkilenen Türkler, islami topluca kabul etmeye başlamışlardı. Avrupa orduları karşısında yıllar geçtikçe yıpranan İslam orduları için Türklerin askeri potansiyeli, onları adeta yeniden ateşleyecekti. Avrupa’nın kalbine İslam sancaklarını dikecek olan Türk milleti için Talas savaşı, etkileri bakımından büyük önem taşımakta…

Tags: