4
Eyl

Troya Savaşı Efsanesi

   Yazan: admin   Kategori: Dünya Tarihi

<br />

Zaman: IO 13. YY

Zeus bize ünü sonsuza kadar sürecekse de gelmesi çok uzun süren ve yerine getirilmesi çok uzun sürecek olan bu alameti gönderdi. Yılan sekiz yavruyu ve onları yumurtlayan serçeyi yedi ki bu dokuz eder ve biz de Troya’da dokuz yıl savaÅŸacağız ama onuncu yılda kenti alacağız. OMEROS, İÖ YAKLAÅžIK 750.

Read the rest of this entry »

Popularity: 100% [?]

Etiketler: , ,

4
Eyl

Friglerin Tarihi

   Yazan: admin   Kategori: Dünya Tarihi

[#2: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]

Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaÅŸamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli deÄŸildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coÄŸrafyacı Strabon’a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu’ya gelmelerinden önce “Brigler olarak anılıyorlardı.

<br />

Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını deÄŸerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200′lerde Trakya ve BoÄŸazlar üstünden Anadolu’ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi’nde geçici yerleÅŸim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu’nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliÄŸi kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.

Read the rest of this entry »

Popularity: 57% [?]

4
Eyl

Makedonya Kralı Philip

   Yazan: admin   Kategori: Dünya Tarihi

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code]

MÖ 4. Yüzyıl ve Makedonya Kralı Philip’in ölümü

Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında hatırı sayılır güçlerden biri haline getirmiş olmasına rağmen, Korintliler, Atinalılar ve Spartalılar gibi güneydeki daha kültürlü komşuları kendisini ve arkadaşlarını hep vahşi, dağda yaşayan barbarlar olarak gördü. Kişisel geçmişi ve görünüşü de yüksek yerlerde saygı görmesine yetmiyordu. Öncelikle ordusunu savaş alanına kendi götüren askeri bir liderdi.

Read the rest of this entry »

Popularity: 54% [?]

31
Tem

Preveze Deniz Savaşı (Preveze Zaferi)

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin PaÅŸanın, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması ile yaptığı deniz savaşı. 27 Eylül 1538’de Adriyatik Denizinin Arta Körfezi kıyısında, Preveze Kalesi önündeki açık sularda yapılmış ve Osmanlı donanmasının zaferiyle sonuçlanmıştır.BaÅŸlangıçta Osmanlı Devleti’nin emrinde olmayan Barbaros Hayreddin PaÅŸa ve arkadaÅŸlarının, Akdeniz hâkimiyetinde rolü çok büyüktür. Bu kahraman Türk denizcileri, Cezayir ve Tunus’ta yerleÅŸmeye çalışan Avrupalıları oralardan söktüler ve denizlerin arslanı oldular. Yavuz Sultan Selim, bu kahramanlara asker ve top göndererek yardım etti. Kanunî Sultan Süleyman, Macaristan’da zaferler kazanırken, onlar da aynı yılda, yani 1525’te Akdeniz’in kuzey sahillerini vuruyor, Hıristiyan donanmalarını zapt ediyorlardı. İmparator Åžarlken’in Barbaros’a karşı gönderdiÄŸi Kaptan Andrea Doria maÄŸlup olarak, Septe BoÄŸazını aÅŸtı. Türk denizcileri, İspanyolların zulmüne uÄŸrayan yetmiÅŸ bin Endülüslü Müslümanı Kuzey Afrika sahiline çıkardı. Bu büyük zafer üzerine Kanunî, Barbaros’u, 1533’te İstanbul’a davet etti. Barbaros, gelirken, birçok zafer daha kazandı. PadiÅŸah onu merasimle karşılattı. Kendisini ve devletini PadiÅŸahın emrine veren büyük denizci, Kanunî tarafından, Cezayir BeylerbeyliÄŸine tayin olundu.

Diğer taraftan Almanya İmparatorluğu ve İspanya Krallığı, Papalık ve Venedik hükümetleri, Müslüman Türkleri Akdeniz’den atmak için, Osmanlı Devletine karşı ittifak kurdular. Bunun üzerine Kanunî, 1537-38 kışında yeni bir donanma hazırlanmasını emretti. Dört elle işe başlayan Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşa, daha hazırlıklarını bitirmeden Mısır’dan yola çıkan hazinenin muhafazası için, kırk gemiyle denize açılmak mecburiyetinde kaldı. Mısır’dan gelecek gemileri vurmak için, Girit sularında kırk gemiyle pusuya yattığı haber alınan Andrea Doria, Barbaros’un geldiğini duyunca kaçtı. Fakat Osmanlı donanması, geri dönmeyip, Şira, Patnos, Naksos vs. adalarını aldı. Bu esnada tamamlanan doksan gemi de donanmaya katıldı. Mısır’dan gelen Salih Reis komutasındaki yirmi parça gemi de Barbaros’un gemileri arasına katıldı. Gemi sayısı, yüz elliye ulaştı.

Girit Adası kalelerini zorlayıp bir hayli ganimet alan Barbaros Hayreddin Paşa, kürekçi ve asker ikmali yaptı. Barbaros komutasındaki Osmanlı donanması, İstanköy Adasında ikmal ve istirahatla meşgulken Hıristiyan ittifakı da gittikçe güçlendi. Barbaros’un korkusundan, Akdeniz kıyılarındaki koylara hapsedilmiş bir vaziyete giren Haçlı devletleri, Osmanlılara karşı sıkı birlik kurdular. İrili ufaklı filolardan muazzam bir Haçlı donanması meydana getirdiler.

Bu Haçlı donanmasının başına getirilen ünlü Cenevizli amiral Andrea Doria, Osmanlıya tâbi Mora Yarımadası kıyısındaki Preveze’ye taarruz ederek kaleyi kuşattı. Haberi alan Barbaros, Turgut Reis komutasında yirmi gemilik bir gönüllü filosu gönderdi. Zanta sularında kırk gemilik düşman karakol filosuna rastlayan Turgut Reis, hemen dönüp Barbaros’u haberdar etti. Zanta’daki düşman filosu da Andrea Doria’ya Osmanlı donanmasının yaklaşmakta olduğunu haber verdi. Barbaros’un yaklaştığını öğrenen Andrea Doria, Preveze muhasarasını kaldırıp, donanmasını toplamak üzere kuzeye çekildi. Venedik’e ait Kefalonya Adasını bombardıman eden Hayreddin Paşa, Preveze’ye varıp kaleyi tamir ettirdi ve sağlamlaştırdı.

Denizlerdeki Müslüman hakimiyetini ortadan kaldırmak için bir araya gelmiş olan müttefik Haçlı donanması, Korfu civarında toplanarak, Osmanlı donanmasını nasıl yeneceklerini tartıştılar. Kara harekâtı teklifine karşı olan Andrea Doria’nın isteği kabul edildi. Haçlı donanmasının mevcudu, 162 kadırga ve 140 bârça olup tamamı 302 idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60 000 asker vardı. Türk donanması ise, kürekli, yani çektiri sınıfından olarak 122 parçadan ibaretti. Gemilerin baş tarafında, üçer adet uzun menzilli 166 adet top bulunuyordu. Ayrıca donanmada, gemi mürettebatı yanında yeniçeri ve tımarlı sipahilerden olmak üzere toplam 20 000 asker bulunuyordu. Görüldüğü gibi Türk donanması, adet itibariyle düşmana nazaran üçte bir ve top itibariyle on altıda birdi. Bundan başka, Türk donanmasında sekiz bin cenkçi askere karşı, müttefiklerin gemilerinde altmış bin silahlı asker bulunuyordu.

Müttefik donanması, henüz Preveze önüne gelmeden evvel, Barbaros, kumandanları toplayarak görüştü. Kumandanlardan Sinan Reis ile sancakbeyleri, düşman donanmasının Akceom Burnuna asker çıkarma tehlikesine karşı, orasının tahkim edilmesini söyledilerse de, Barbaros buna lüzum olmadığını beyan etti. Fakat, kumandanların ısrarı üzerine, teklife muvafakat ederek oraya bir miktar asker çıkardı. Kendisi gemi kaptanlarına lâzım gelen talimatı verdi.

Gerçekten de Akceom’a asker çıkarılması, çok isabetli oldu. Preveze önüne gelen müttefik donanması, Akceom sahiline keşif müfrezeleri gönderdiyse de, Türklerin tüfek atışıyla karşılaştıklarından geri döndüler.

Nihayet, 27 Eylül günü, devrin iki muazzam donanması, karşı karşıya geldi. Osmanlı donanmasının merkezinde Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşa; sağ kanadında Salih Reis; sol kanadında büyük coğrafya ve matematik âlimi, meşhur denizci Seydi Ali Reis; ihtiyatta da, Turgut Reis, Murad, Sadık, Güzelce reislerle gönüllüler vardı. Müttefik Haçlı donanmasının başında Avrupa’nın en meşhur amirali Andrea Doria ve Venedikli Marco Grimari ile Papalık donanma komutanı Vicent Capallo bulunuyordu. Haçlılar, çeşitli devlet ve milletlerden meydana geliyordu. Aralarında Türk düşmanlığı hissinden ve Haçlı dayanışmasından başka, birliği teşkil eden unsur yoktu. Osmanlılar ise kumandanlarına son derece hürmetkâr olup, maneviyatları pek yüksekti.

Muharebe başlamadan önce Barbaros Hayreddin Paşa, bütün reisleri, Kaptan-ı deryâ baştardasına toplayıp, gemi, silâh ve sayıca fazla olan düşman donanmasının tâbiye üstünlüğünün saf dışı edileceğini anlattı. Galip gelindiği takdirde Akdeniz’de mutlak bir Osmanlı hakimiyetinin tesis edileceğini ifade edip, maneviyatlarını yükseltti. Gemilere üçer top yerleştirip, hilâl şeklinde muharebe nizamına soktu.

Haçlı komutanı Andrea Doria’nın yaptığı harp nizamında Venedik ve Papa filoları önden gidiyor, İspanya ve Ceneviz filoları onları takip ediyordu. Rüzgâr, Haçlı donanmasının arkasından esiyor, Osmanlı donanmasına adım atma fırsatı vermiyordu. Preveze önündeki limanın girişini kapatarak Osmanlı donanmasının çıkışını engellemek isteyen Haçlı donanması, kuvvetli rüzgârı arkasına alıp Preveze’ye doğru hareket etti. Hava çok sisliydi. Rüzgârın Osmanlı donanması lehine yön değiştirmesi ve sisin dağılması ile, Haçlı donanması kendisini Türklerin önünde buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, kırk gemilik bir filoyla Haçlı müttefik donanmasına saldırıp, onları ikiye ayırdı. Andrea Doria, geri çekilerek, Korfu Adasına döndü. Müttefik donanma amirallerinin ısrarı ile, gemileri üç saf halinde tertip edip, tekrar taarruza geçti. Haçlı donanmasının en önünde, büyük savaş gemileri olan kalyonlarla karakalar, ikincisinde kadırgalar, üçüncüsünde de küçük gemiler arka arkaya dizilmişti. Andrea Doria, birinci safı kendisine siper alıp, ikinci safta savaşı idare ediyordu. Her türlü manevra imkânı olan Osmanlı gemileri önünde can derdine düşen Venedik kaptanı, geriden gelen Andrea Doria’dan yardım istedi. Fakat Haçlı gemilerini yakalamakta usta olan Barbaros, bu fırsatı kaçırmayıp, bazısını batırıp, kimisini de esir aldı. Geri kalanlar kaçtı. Andrea Doria, durumun kötüye gittiğini görünce, müttefiklerinin imdat istemelerine bakmayarak, selâmeti kaçmakta buldu. Barbaros Hayreddin Paşa, batırdıklarından başka yirmi dokuz gemi ve üç bine yakın Haçlı askerini esir aldı. Osmanlılar ise, dört yüz şehit ve sekiz yüz yaralı verdi. Bir Osmanlı gemisi de hasar görmüştü.

Aldığı gemileri tamir edip, yaraları sardıktan sonra, kaçan düşmanı aramak için yola çıkan Barbaros, Korfu Adasına, sonra Avlonya’ya gitti. Fakat, Haçlıları yakalayamadı. Kışın yaklaşması üzerine, Preveze’ye, Turgut Reis’i bırakarak İstanbul’a döndü.

Preveze Zaferi, Boğdan Seferinden dönüşte, Barbaros’un oğlu başkanlığında gönderilen bir heyet vasıtasıyla, Yanbolu’da iken Sultan Süleyman Hana arz edildi. Bu zafer haberine çok sevinen Sultan Süleyman Han, Barbaros ve arkadaşlarına duadan sonra, kaptan paşa haslarına yüz bin akçe zam yaptı ve bütün ülkelere fetihnâmeler gönderdi.

Preveze Zaferinden sonra Akdeniz, Türk gölü hâline geldi. Her biri birer deniz kurdu olan Osmanlı leventlerine denizler dar gelip, okyanuslara açıldılar. Avrupa krallarının desteğindeki deniz korsanlığının önüne geçilip, deniz seyahati, ticareti ve sahildeki halkın emniyet ve huzuru sağlandı. Kuzey Afrika’daki İslâm devletleri, Avrupa devletlerinin tecavüzlerinden korundu. Denizden hac yolu emniyet altına alınarak, hacılar, korsan taarruzundan emin olarak hac yaptılar.

Popularity: 46% [?]

31
Tem

93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı)

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

Son asır Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birini teÅŸkil eden ve Rumî 1293 tarihine rastladığından, tarihimize “Doksanüç Harbi” diye geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı.Çarlık Rusyası; asırlık emellerini gerçekleÅŸtirmek için, Osmanlıları Avrupa’dan atmak, İstanbul’u ele geçirerek sıcak denizlere inmek, Hıristiyanları ve özellikle Slavları korumak bahanesiyle Osmanlı Devleti’nin iç iÅŸlerine karışmaktaydı. Bu husus, harbin en önemli sebebini teÅŸkil edecektir. Osmanlı ülkelerine saldırmayı millî bir hedef kabul eden Rusya, Kırım Hanlığını istilâ etmiÅŸ, Karadeniz’in kuzey ve doÄŸu kıyılarını almış, Volga boylarındaki Türk ülkelerini istilâ ederek Türkistan’a ilerleyip kuzey kısımlarını elde etmiÅŸti. 1853 Kırım maÄŸlûbiyeti, Rusların bu emellerini bir müddet için durdurmuÅŸtu. Ancak Rusya, büyük bir gayretle eski birliÄŸini saÄŸlamış ve Kırım maÄŸlûbiyetinin acısını çıkarmak için fırsat gözetmeye baÅŸlamıştı. Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğüne en çok taraftar olan Fransa’nın, 1870 yılında Prusya karşısında ağır bir maÄŸlûbiyete uÄŸraması, kuvvetler dengesinin Osmanlılar aleyhine bozulmasına yol açmış ve Rusya beklediÄŸi fırsatı elde etmiÅŸti. Bunu deÄŸerlendiren Rusya, Paris AntlaÅŸması’nın, Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurulmaması hakkındaki maddelerini tanımadığını resmen ilan edip, bu teÅŸebbüsünü Londra Konferansı’nda tescil ettirdi. Böylece Rusya, Karadeniz’de kuvvetli bir donanma meydana getirme imkânına sahip oldu.

Bu geliÅŸmeden sonra Rusya, Panislavizm fikirlerini Balkanlarda yaymak için Moskova’da bir kongre topladı. Rus Panislavistleri, Bosna-Hersek ve Bulgaristan Slavlarını ayaklandırmak için Balkanlarda yoÄŸun propagandaya giriÅŸtiler. Ayrıca Romanya ve Karadağ’da birer teÅŸkilat kurdular. Rusya bu tür faaliyetlerinden baÅŸka, Osmanlı Devletine de baskı yapmaktaydı. Sadrazam Mahmud Nedim PaÅŸa, Bulgarların, Fener Rum Kilisesi’nden ayrılarak millî bir kilise kurmalarını kabul etti. Böylece, Bulgarların siyâsî bağımsızlıklarına yol açıldı.

Çok geçmeden, Panislavizm propagandası etkisini gösterdi. İlk olarak Bosna-Hersek eyaletindeki Hıristiyanlar ayaklandı. Daha bu isyan bastırılmadan yine Rus tahrikiyle KaradaÄŸlılar ve Sırplar da ayaklandılar. Osmanlı Devleti, bu iki isyanı bastırınca, bunlar, Avrupa devletlerinden yardım istediler. İşe karışan Rusya, Osmanlı Devletine KaradaÄŸ ve Sırbistan’la anlaÅŸma yapması için ültimatom verdi. Bunun üzerine muhtemel bir savaÅŸtan çekinen Avrupa devletleri, Balkan meselesini görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans tertip ettiler (23 Aralık 1876). Aynı gün Osmanlı Devleti, Konferansın çalışmalarına mâni olmak için Kânun-i Esâsî’yi ilan etti. Çalışmalarına devam eden Tersane Konferansına, Osmanlı Devletinden baÅŸka İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Almanya ve İtalya katıldı. Yabancı delegeler, önceden hazırladıkları metni Osmanlı delegelerine sundular. Buna göre, Osmanlı askeri, KaradaÄŸ ve Sırbistan’dan çekilecek, Bulgaristan’da doÄŸu ve batı Bulgaristan adı ile iki ayrı eyalet kurulacak ve Bosna-Hersek’le birlikte bu iki eyalete muhtariyet verilecekti. Osmanlı Devletinin bu ÅŸartları kabul etmemesi üzerine konferans dağıldı. Konferansa katılan İngiltere BaÅŸmurahhası Hindistan Nazırı Lord Salisbury, savaşı önlemek hususunda çok gayret gösterdi. O, Midhat PaÅŸa’nın aksine, bir savaÅŸ çıktığında İngiltere’nin, Osmanlı Devletine yardım etmeyeceÄŸi kanaatindeydi. Lord Salisbury, Sultan İkinci Abdülhamid’le de görüşerek durumun vahametini izah etti. PadiÅŸah, savaÅŸ istemiyordu, fakat, savaÅŸ isteyen devlet adamlarının baskısı altında idi. Bunların başında Sadrazam Midhat PaÅŸa ve Harbiye Nazırı vekili Müşir Redif PaÅŸa geliyordu. Midhat PaÅŸanın teÅŸvikiyle, yüksek medrese talebesi sokaklara dökülüp, PadiÅŸahın penceresi altına kadar giderek “Harb istiyoruz!â€? diye bağırdı.

Tersane Konferansında müspet bir netice alınamayınca, Londra’da bir konferans daha toplandı. Bu konferansta Bâbıâlî’ye, Tersane Konferansının kararlarından daha hafif ıslahat şartları teklif edildi, ancak Osmanlı devlet adamları, bu teklifi de reddettiler. Londra protokolünün Osmanlılar tarafından reddedilmesinden sonra Çar, Karadağ’a sadece Nikşik kazası bırakılırsa savaşı önleyebileceğini Bâbıâlî’ye bildirdi. Ancak, bu teklif de sadrazam İbrahim Edhem Paşa tarafından reddedildi.

Avrupa devletlerinin savaşa mâni olma teşebbüsleri başarısız kalınca, Rusya, 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine savaş ilan eti. Sırbistan, Romanya ve Karadağ prenslikleri de Osmanlı Devletine isyan ederek Rusya’nın yanında yer aldılar. Yunanistan da düşmanca bir tavır takınınca, Osmanlı Devleti savaşta yalnız kaldı.

93 Harbi, Tuna ve Kafkasya cephelerinde cereyan etti. Tuna cephesi başkumandanı, Serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerim Nâdir (Abdi) Paşa idi. Emrindeki kuvvetler, üç orduya ayrılmıştı. Bunlardan Garp ordusunun başında Müşir Osman Paşa, Şark ordusunun başında Müşir Ahmed Eyüp Paşa, Cenup ordusunun başında ise Müşir Süleyman Paşa bulunuyordu. Bu cephedeki denge, Osmanlıların hayli aleyhineydi.

Abdülkerim Nâdir Paşanın, düşmanın Tuna’yı geçmesine seyirci kalmasıyla, harp yarı yarıya kaybedildi. Halbuki Osmanlılar için en büyük ümit, Rusları Tuna seddi üzerinde durdurabilmek ve bu seddi aşmalarına engel olabilmekti. Bu zafiyetinden dolayı Serdâr-ı ekrem, bir müddet sonra Dîvân-ı harbe verilip mahkum olacaktır.

7 Temmuz’da Tırnova, 16 Temmuz’da Niğbolu’yu alan Ruslar, Şıpka Geçidine hâkim olup, Balkan Dağlarını aşmaya başladılar. Abdülkerim Nâdir Paşanın azledilip yerine çok genç, müşir Mehmed Ali Paşanın başkumandan olması ve ordu içindeki diğer ayrılıklar, müşirler arasında rekabeti artırdı. Bu husus, savaşın kaybedilmesinde önemli sebep teşkil etti. Müşir Süleyman Paşa, Şıpka Geçidini ele geçirmek için, bir hafta gece-gündüz demeden taarruzda bulundu, ancak muvaffak olamadı. Bu defa Şıpka’yı geçmek için, Müşir Mehmed Ali Paşa taarruza geçti. Ayazlar, Karahasan, Ablova ve Kaçılova Meydan Muhârebelerini kazandı ise de, devamlı takviye alan Rus kuvvetlerini söküp atamadı. Müşir Osman Paşa ise savunma savaşına yeni prensipler getirerek, Plevne’de düşmanı üç defa mağlup etti. Üçüncü Plevne Zaferinden sonra, Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından “Gâzi� unvânı verildi. Yeni takviyelerle güçlenen düşman karşısında Osman Paşa, yardım alamadığından Plevne de düştü. Plevne’nin düşmesi ile, sayıca pek fazla olan Rus birlikleri serbest kaldılar. Bu sırada Sırplar Niş’e girmişler, Karadağlılar da İşkodra çevresine kadar ilerlemişlerdi. İleri harekâtlarına devam eden Ruslar, Sofya, Niş ve Vidin’i aldıktan sonra Edirne’ye ve burayı da alıp Yeşilköy’e ulaştılar. Grandük Nikola, sulh şartlarını dikte etmek üzere, umumî karargâhını burada kurdu. Böylece Tuna cephesindeki savaş, Osmanlıların aleyhine netîcelendi.

93 Harbi’nin ikinci cephesi Kafkasya idi. Kesin neticenin alınacağı ve alındığı Tuna cephesi kadar mühim olmamakla beraber, burada da pek büyük savaşlar oldu. Cephe kumandanı Ahmed Muhtar Paşa idi. 125.000 kişilik Rus ordusunun başında ise, Ermeni asıllı Melikof bulunuyordu.

Devamlı takviye alan Ruslar, 30 Nisan’da Doğu Bayezid’i ele geçirdiler. Muhtar Paşa, Ruslara karşı 21 Haziranda Halyaz, 25 Haziranda Zivin, 25 Ağustosta Gedikler Meydan Muhârebelerini kazandı. Ahmed Muhtar Paşaya bu zaferlerden sonra, “Gâzi� unvanı verildi. 4 Ekimde Yahniler Meydan Muharebesi de kazanıldı, ancak takviye alan Rusları durdurmak mümkün olmadı. 15 Ekim 1877 Alacadağ Meydan Muharebesi, Kafkas cephesinin dönüm noktası oldu. Ahmed Muhtar Paşa, fazla zayiat vermemek için Erzurum’a çekilmek zorunda kaldı. Kars açıkta kaldığından, 18 Kasım’da Rusların eline geçti. Fakat Ruslar, Erzurum halkının da katıldığı destanlaşan savunma karşısında, Erzurum’u alamadılar. Bu sırada Ahmed Muhtar Paşa, Padişah tarafından İstanbul’un muhafazası ile görevlendirilip İstanbul’a çağrılınca yerine Müşir Kurd İsmail Paşa getirildi.

93 Harbi, Osmanlı Devletinin ağır mağlûbiyetiyle neticelendi. Rumeli Türklüğü, Rus birlikleri ve Bulgarların büyük katliamı sebebiyle, büyük sarsıntıya uğradığından, Türk nüfusu azınlığa düştü. Son asır Türk tarihinin en büyük göç faciâsı vuku buldu. Balkanlardan Anadolu’ya uzanan yollar, göçmen kafileleriyle doldu. Bunların büyük bir kısmı, yine Ruslar ve Bulgarlar tarafından imha edildi.

Rusların YeÅŸilköy’de karargâh kurmalarından sonra, Babıâlî, 19 Ocak 1878’de Rusya’dan mütareke istedi. 9 ay 7 gün süren savaÅŸa, 31 Ocak 1878’de imzalanan Edirne Mütarekesi son verdi. Sonradan, 3 Mart 1878’de, Ayastefanos (YeÅŸilköy) AntlaÅŸması imza edildi, ancak yürürlüğe girmedi. Abdülhamid Han, siyasî dehasıyla, bu antlaÅŸmayı yürürlüğe koydurmadı. Ayrıca bu antlaÅŸma, Rus nüfuzunu son derece arttırdığından, Avrupa devletlerini telaÅŸa düşürmüştü. Avrupa devletlerinin iÅŸtirakleriyle tertiplenen Berlin AntlaÅŸması’na göre (13 Temmuz 1878), önceki antlaÅŸmanın bazı maddeleri hafifletildi. Ancak, Osmanlı Devleti bu antlaÅŸmaya göre, bugünkü Türkiye’nin üçte birine yakın toprak ve büyük nüfus kaybına uÄŸradı. Ayrıca, 800 milyon altın franklık savaÅŸ tazminatı ödeme mecburiyetinde bırakıldı. Balkanlarda ise Sırbistan, KaradaÄŸ ve Romanya bağımsız birer devlet oldular.

Popularity: 46% [?]

31
Tem

Malta Seferi

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

Malta’daki Hıristiyan korsanlara karşı 1565 yılında yapılan Osmanlı seferi.Öteden beri, Malta’da üslenen Saint-Jean Şövalyeleri, Osmanlı gemilerine rahat vermiyorlar, korsanlık yapmaktan bir türlü vazgeçmiyorlardı. İstanbul’a kıymetli ticaret eÅŸyası götüren büyük bir Osmanlı gemisine el koymaları, bardağı taşıran son damla oldu. 250 parça gemi ile Piyâle PaÅŸa, 35 000 kara askeriyle beÅŸinci vezir Mustafa PaÅŸa, İstanbul’dan yola çıkarıldı. Malta’da orduya iltihak etmesi kararlaÅŸtırılan Trablusgarp Beylerbeyi Turgut Reis, baÅŸkomutanlığa tayin edildi. İstanbul’dan yola çıkan ordu, Malta’ya varınca, Turgut Reis beklenmeksizin kuÅŸatma baÅŸlatıldı. Kılıç Ali PaÅŸa da 6 gemi ve 1000 askerle İskenderiye’den gelip, orduya katıldı. KuÅŸatmanın onuncu günü, 23 gemi ve 2000 leventle gelen Turgut Reis, baÅŸkomutanlığı ele aldı. KuÅŸatmanın yirmi beÅŸinci günü, kaleden atılan bir top güllesi isabetiyle, Turgut Reis ÅŸehit oldu. Osmanlı askeri, umumî bir saldırı ile St. Elmo Kalesini ele geçirdi. Adanın teslimi için gönderilen heyete menfî cevap verilmesi üzerine, St. Ange, St. Michel ve Le Bourg kaleleri kuÅŸatıldı. Cezayir Beylerbeyi Barbaroszâde Hasan PaÅŸa’nın da, 27 gemi ve 2500 kiÅŸilik bir kuvvetle gelmesi, Osmanlılara ayrı bir ÅŸevk verdi. St. Michel Kalesinin Castilla Burcu ele geçirildi. Üç buçuk aylık kuÅŸatma sonunda, St. Jean şövalyelerinin çok zor duruma düştüğü bir sırada, İspanyollar, adanın iÅŸgal altında olmayan bir bölümüne 25 bin kiÅŸilik bir yardım kuvveti çıkardılar. Mustafa PaÅŸa, iki ateÅŸ arasında kalmamak için, ağırlıklarını yükleyip kuÅŸatmayı kaldırdı. BaÅŸarısızlığa üzülen padiÅŸahın emri ile, donanma, İstanbul limanına gece karanlığında girdi.

Popularity: 42% [?]

31
Tem

Estergon’un Fethi

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

10 AÄŸustos 1543’te, Macar Krallığının en önemli ÅŸehrinin, Osmanlılar tarafından zaptı. Estergon ÅŸehri, Budin’in 45 km kuzeybatısında, Tuna kıyısında Vaç dirseÄŸinin kuzeyinde yer almaktadır. Onuncu yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı benimseyen Macar Krallığının baÅŸkenti oldu (996). Dördüncü Kral Bela, 12. yüzyılın ortalarında, baÅŸkenti Budin’e taşıdı ise de, ÅŸehir, dînî merkez olma hüviyetini devam ettirdi. Taç giyme merasimleri yine burada yapıldı. Estergon’u ilk fetheden Osmanlı hükümdarı, Kanunî Sultan Süleyman’dır. Budin’i fethettikten sonra, 1529’da, Viyana’yı kuÅŸatmak üzere Avrupa’ya hareket eden padiÅŸah, Semendire Sancakbeyi Yahya PaÅŸazâde Mehmed Beye, öncü birlikleriyle ilerlemesini söyledi. Mehmed Bey ve emrindeki kuvvetler, yolları üzerindeki Estergon Kalesini kuÅŸattılar. Kale müdafîleri karşılarında Osmanlı askerini görünce, silah atmaksızın kaleyi teslim ettilerse de, bu hal kısa sürdü ve 1531’de elimizden çıktı.

Estergon’un kesin olarak Osmanlı hakimiyetine girmesi, Kanunî Sultan Süleyman Hanın, 1543’te Avrupa’ya yaptığı Estergon Sefer-i Hümayûnu adıyla meşhur onuncu seferinde gerçekleşti.

Kanunî Sultan Süleyman Han, Estergon’un fethi için, muhteÅŸem ordusu ile 1543 yılı Nisan ayının sonlarında, Edirne’den yola çıktı ve Temmuz sonlarında Estergon’a geldi. 29 Temmuz’da kaleyi muhasara etti. Avusturyalılar, Budin’i kaybettikten sonra Estergon’a önem vermiÅŸler, büyük ölçüde tahkim etmiÅŸlerdi. Sultan, bu pek muhkem olan kaleye fetihten önce, bir elçi heyeti gönderip, onları İslam’a davet etti. Teklifi reddedilince cizye vermelerini, yoksa kan döküleceÄŸini bildirdi. Bu teklifin de reddedilmesi üzerine, muhasara baÅŸladı. 6 AÄŸustostan sonra daha da ÅŸiddetlendi. On iki günlük bir kuÅŸatmadan sonra düşman emân dileyerek 10 AÄŸustos 1543’te teslim oldu. Camiye çevrilen büyük kilisede ilk Cuma namazını kılan Sultan, kaleyi yeniden tahkim ettirdi. Estergon’u sancakbeyliÄŸi hâline getirerek, Budin BeylerbeyliÄŸine baÄŸladı. Bundan sonraki tarihlerde Estergon, serhat kalelerimizin en mühimlerinden olmuÅŸtur. 140 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan Estergon ÅŸehri, 1683 Avusturya Savaşı sırasında kesin olarak kaybedildi.

Popularity: 43% [?]

31
Tem

Trablusgarp Savaşı

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

Osmanlı-İtalyan Harbi. İtalya, birliÄŸini kurunca, diÄŸer Avrupa devletleri gibi sömürge siyaseti takibine baÅŸladı. Kendi toprakları karşısına düşen Trablus ve Bingazi’yi, ülkesine katmak istiyordu. Bu topraklar, o devirde Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olduÄŸundan, doÄŸrudan saldırıya cesaret edemedi. Destekçi ve ittifak aradı. Bu gayeyle; 1902’de Avusturya ve Fransa, 1904’te İngiltere, 1909’da Rusya ile antlaÅŸmalar imzaladı. AntlaÅŸmalara göre; İtalya, Trablus ve Bingazi’de serbest hareket edecekti. İtalya’nın bu faaliyetlerine karşı, devrin Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid Han (1876-1909), dahiyane siyasî tedbirler aldı. Ayrıca, muktedir ve seçme kumandanlar tayin ettiÄŸi Trablusgarp Tümenini, silah ve mühimmat bakımından takviye ettirdi. Sultan Abdülhamid Han, siyasî, askerî ve merkezî tedbirlerin yanında bölgenin kuvvetli, itibarlı sülalelerinden, Bingazi’deki, Senûsîleri de silahlandırdı. Osmanlı Sultanının merkezî ve mahallî tedbirleri sayesinde İtalya, denizaşırı sömürgeleri de olan İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya’yla ittifak antlaÅŸmaları imzalamasına raÄŸmen, saldırmaya cesaret edemedi. Bu planın tatbikatına Sultan Abdülhamid Hanın tahttan indirilmesinden sonra baÅŸlanıldı.

12 Ocak 1910’da, Roma sefirliğinden sadrazamlığa getirilen Hakkı Paşa, İttihat ve Terakki Partisi programı istikametinde siyaset takip etti. Hakkı Paşa, İtalya’nın, topraklarına yakın Kuzey Afrika ülkelerine karşı emellerini bilmesine rağmen, Trablus’taki Osmanlı Tümenini kaldırıp, Yemen’e sevk etti. Tümenin mühimmatını da, birçok ihtarlara rağmen İstanbul’a getirtti. Bölge bütün müdafaa tedbirlerinden mahrum bırakılınca; İtalya’nın teşebbüsleriyle Trablusgarp vali ve kumandanı Müşir İbrahim Paşa, vazifesinden alındı. Bütün bunlar İttihat ve Terakki Partisinin akıl almaz bir dış siyaset takip etmesinin neticesiydi. İtalya ile mesele çıkarmamak düşüncesinden hareket ettiklerini iddia eden İttihatçılar, sonunda işi ihanete kadar götürdüler. İtalya, 14 Şubat 1910 tarihinde, Avrupa devletleriyle yaptığı antlaşmalara dayanıp, Akdeniz’deki kuvvet dengesi bakımından Kuzey Afrika’daki bu toprakların İtalya için son derece önemli olduğunu belirterek Trablusgarp’ta imtiyazlar istedi. Osmanlı Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Rıfat Paşa, müstakil bir devletin hakimiyet telakkisine aykırı İtalyan teklifini reddetti. Yüzyıllardır Osmanlı hakimiyetinde yaşayan bölge halkı da, sadakatle, İtalyan teklifi aleyhine cephe aldılar. İtalya, sömürgeci teklifini dünyaya, kendi siyaseti istikametinde bildirdi. İtalya, 23 Eylül 1911 tarihli ilk notasında; İttihat ve Terakki Partisinin Trablusgarp ve Bingazi’de, halkı İtalyanlar aleyhine tahrik ettiğinden ve Osmanlı vapurlarıyla bölgeye asker ve mühimmat sevk olunduğundan şikâyet edip, İtalyan tebaasının, ertesi gün o havaliyi terk edeceklerini bildirdi. Bölgedeki durumun vahim bir hâl alacağı belli olunca da, İstanbul’a daha önce getirtilen mühimmat hatasını telafi edici mahiyette, bir vapurla bir miktar cephane gönderildi. Bundan sonra, İtalya’nın cüretkâr teklif ve icraatları, bitmez tükenmez bir şekilde devam etti.

İtalya, 28 Eylül 1911 tarihinde verdiği yirmi dört saatlik ültimatomda Trablus’la Bingazi’nin tahliye ve teslimini istedi. Hakkı Paşa, bu ültimatomu, gayrimüslim ve Türk jandarma müfettişliğiyle Osmanlı hizmetinde bulunan İtalyan generali Robilant Paşanın evinde, briç oynarken aldı. Sadrazam, brici bırakıp, ültimatomu okumak hareketinde dahi bulunmayınca, ev sahibesi bayan Robilant, meselenin vahâmetini bildiğinden, ısrarla okuttu. Ültimatoma 29 Eylül 1911 tarihinde verilen cevapta; Osmanlı Devleti, toprak bütünlüğünün tanınması şartıyla İtalya’ya bu bölgede iktisadî ve kısmen siyasî imtiyazlar verilmesini kabul ettiğini bildirdi. İtalya, ültimatomun cevap tarihi olan 29 Eylül 1911’de, Osmanlı Devletine harp ilan ettiğini notayla bildirdi.

Harp için önceden bütün hazırlıklarını tamamlamış olan İtalya, modern şekilde teçhiz edilen 36 000 kişilik bir orduyu, çıkarma yapmak için bölgeye gönderdi. İtalyan donanması, 1 Ekim 1911 tarihinde, Libya sahillerini abluka altına aldı. 4 Ekim’de karaya çıkarılan bir İtalyan müfrezesi, boş bulduğu Hamidiye Tabyasını işgal etti. Bu kolay işgalden cüretlenilip, 5 Ekim’de 1700 bahriye askeri daha karaya çıkarıldı. Kara askerlerinin de sahile çıkarılmasıyla başlayan harekât neticesinde, Trablusgarp vilayetinin sancak merkezlerinden Humus kasabası, 18 Ekimde işgal edildi. 19 Ekim 1911 tarihinde Bingazi sahiline çıkarma yapan, ilk işgalci kuvvetler, 20 Ekimde şehre girdi. Fakat bütün bunlara rağmen, İtalyanların hakimiyeti, daha çok donanmasının bulunduğu sahil boylarındaydı.

Vali vekili ve kumandanlığı üstüne alan Miralay Neşet Bey, şehirdeki çok az sayıdaki kuvvetler ve Sultan Abdülhamid Hanın silâhlandırdığı Senûsîlerle elbirliği ederek, her türlü mahrumiyetler içinde, müdafaa cephesi kurdu. Bölgeye, İstanbul’dan kara kuvveti göndermek mümkün değildi. Bunun için Tunus ve Mısır yoluyla gizli olarak ve ayrıca subay, para ve mühimmat gönderildi. Bunlarla Tobruk ve Derne ve diğer kuvvetli müdafaa hatları kuruldu.

İtalyan ordusu, bütün taarruzlarına rağmen sahilden içeri pek giremedi. Birçok taarruzunun püskürtülmesi, İtalyan kumandan ve askerlerini ümitsizliğe düşürdü. İtalyan ordusunun askerî itibarı, dünya kamuoyunda sarsıldı. İtalya bunu telâfi etmek için, donanmayla Rodos, Oniki Adalar ve Boğazları işgal etmek istedi. Bununla, Osmanlı Devletini tehdit ederek bölgeye yardım gönderilmesini engellemeyi düşünüyordu. İtalya, Osmanlı donanmasının bölgeye hareket etmemesinden faydalanarak, Rodos ve Oniki Adayı, 1912 baharında işgal edebildi. İtalyan donanması, 1912 yazında, Çanakkale Boğazını zorladıysa da, kuvvetli müdafaa karşısında geri çekilmek zorunda kaldı.

Trablusgarp Harbi devam ederken, 8 Ekim 1912’de Balkan Harbi çıktı. İtalya’nın bütün başarısızlıklarına rağmen, Balkan Harbi çıkınca, Osmanlı Devleti, cephe sayısını azaltmak ve Trablusgarp meselesini halletmek üzere, Londra’da İtalya ile görüşmeleri başlattı. Osmanlı-İtalyan görüşmeleri, antlaşmayla neticelendi. Osmanlı-İtalyan Antlaşması, 15 Ekim 1912 tarihinde, Lozan’ın iskelesi olan Ouchy’de (Uşi) imzalandı. Trablusgarp Harbine son veren Antlaşma, üç parçası gizli olmak üzere dört parça hâlindeydi. Açık parça on bir madde olup, şunları ihtiva ediyordu:

Türkiye, Trablusgarp ve Bingazi’yi, İtalya da iÅŸgal ettiÄŸi adaları derhal boÅŸaltacaktır. İtalya, bölgede İslâm dininin serbestiyetini kabul edip, hutbelerde Halifenin isminin zikredilmesine, padiÅŸahın “Nâib-üs-Sultan” unvanıyla bir temsilci bulundurmasına, bu temsilcinin, tahsisatını mahallî gelirlerden almasına, Trablusgarp ve Bingazi kadısının Meşîhat (Åžeyhülislamlık) makamı tarafından tayin edilmesine ve bu kadının seçeceÄŸi naiplere mahallî gelirlerden aylık verilmesine, evkafın (vakıflar) istiklâline, yerli eÅŸrafın da iÅŸtirak edeceÄŸi bir meclis tarafından yeni idare esaslarının tanzimine izin verildi. Nâib-üs-Sultan ile kadı’nın tayininde, Osmanlı ve İtalyan hükümetlerinin izni alınacaktı. Trablus ve Bingazi’den Düyûn-u Umumiye’ye para verilmeye devam edilecek ve yıllık taksit miktarı iki milyon İtalyan liretinden, yani takriben 90 000 Osmanlı altınından aÅŸağı olmayacaktı. Kapitülasyonların kaldırılmasında, İtalya hükümeti, Türkiye’ye yardım edecekti. (Bkz. UÅŸi AntlaÅŸması)

Trablusgarp ve Bingazi, İttihat ve Terakki Partisinin, affedilmez gaflet ve hıyanetiyle kaybedilmesine rağmen, harbe katılan gönüllü subaylardan Binbaşı Enver Bey, parti yayın organlarınca “Bingazi kahramanı� unvanıyla tanıtıldı.

Popularity: 45% [?]

31
Tem

Çanakkale Savaşı (Çanakkale Zaferi)

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

I. Dünya Savaşı‘nda, Osmanlı Devleti‘nin, Çanakkale BoÄŸazı’nı geçmek isteyen İtilâf kuvvetleriyle yaptığı savaÅŸlar (1915).Bahriye Nazırı Churchill’in teklifleri ve İngiltere’nin ısrarıyla İtilâf devletlerince giriÅŸilen harekâtın amacı, Rusya ile doÄŸrudan temasa geçmek, onlara silâh ve malzeme yardımı yapabilmekti. Bu yolla, SüveyÅŸ Kanalı ve Hint yolu üzerindeki Türk baskısı da kaldırılmış olacak; savaÅŸa katılmak istemeyen Balkan devletleri, İtilâf devletleri yanında yer almaÄŸa zorlanacaktı.

Yapısı bakımından, savunmaya elveriÅŸli olan boÄŸaz, Türkler tarafından mayınlanmıştı. Tabyalar, toprak ve taÅŸtandı. Zırhlı veya betondan tabya yoktu; ayrıca birçok sahte mevzi yapılmıştı. Savunma düzeni, dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere üçe ayrılmıştı. Bunların kumandası Miralay Cevdet Bey’de idi. SavaÅŸ ilânından birkaç gün sonra, 3 Kasım 1914′te İngilizler, Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Åžubat 1915′te boÄŸazın dış tabyaları tahrip edildi. Ayrıca, karaya çıkarılan askerler, tahrip iÅŸini tamamladılar. Bu harekâtta Türkler, 19 top kaybetti. Dış savunmanın düşmesi, bazı ülkelerde büyük yankılara yol açtı. Bulgaristan, çekingen bir durum aldı. İtalya, İtilâf devletlerine meyletti. Yunanlıların İstanbul’a girmelerini istemeyen Ruslar, 40 bin kiÅŸilik yardımcı bir kuvvet göndermeyi teklif etiler. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar, boÄŸazları Ruslara vermeyi vaat ettiler. Bundan sonraki büyük taarruzun, Marmara Denizi’ne geçmek amacıyla, Fransız ve İngiliz savaÅŸ gemileri tarafından, 18 Mart 1915′te yapılması planlandı. Orta savunma tabyaları, sürekli olarak bombardıman edildi. Dış hatlara komandolar çıkarıldı. BoÄŸazdaki mayın tarama ve temizleme iÅŸi baÅŸarıyla yürütüldü. Fakat 7-8 Mart gecesi, Yüzbaşı Hakkı Bey kumandasındaki Nusret mayın gemisi, karanlık limana, sezdirmeden tekrar mayın döşedi. İtilâf kuvvetlerinin 16 harp gemisi, 18 Mart 1915′te boÄŸaza girerek, tabyaları ateÅŸe tuttular. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışları ile İtilâf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekildi.

18 Mart hücumu, Çanakkale’nin, karadan yardım görmedikçe geçilemeyeceÄŸini gösterdi. Bunun üzerine, İngiliz, Fransız ve Anzaklardan (Avustralya, Yeni Zelanda ordusu) kurulan 70 000 kiÅŸilik kuvvet, 25 Nisan 1915′te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinde karaya çıkarıldı. Düşman kuvvetleri, 109 harp ve 308 nakliye gemisi ve özel çıkarma araçlarıyla denizden desteklenmekteydi. Bu çıkarmaya karşı savunma görevi, 5. Orduya verildi.

İlk çıkarmalar Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale’ye yapıldı. Bazı yerlerde baÅŸarı kazanan düşman, kesin sonuca gidemedi. Seddülbahir ve Arıburnu’nu almayı baÅŸaramadı. Binbaşı Mahmud Bey idaresindeki Türk kuvvetleri, düşmanın içi bölgelere sızmasını engelledi. İlk çıkarma günü, 19. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey (Atatürk), 17. Piyade Alayını, Conkbayırı’na vaktinde yetiÅŸtirerek, Kocaçimen tepesinin düşman eline geçmesini önledi. Düşman, 25 Nisan 1915 harekâtında, büyük kayba karşılık küçük bir köprübaşı elde edebildi, orada tutundu. Türk kuvvetleri, gecenin karanlığından faydalanarak düşmanı denize dökmek istediyse de, bu harekâtta yer alan Arap askerlerinin baÅŸarısızlığı ve çıkarttıkları gürültü, buna imkân vermedi. Öte yandan, 15 000 kiÅŸilik Anzak kuvveti de karaya çıkarılmıştı. Aynı günlerde düşman Saros Körfezi’ne, BeÅŸike Limanı’na gösteriÅŸ çıkarmaları yaptı. Sonraki günlerde de Alçıtepe ve Arıburnu’nda Kocaçimen tepesini elde etmek için harekete geçti.  Fakat, 5. Ordu kuvvetleri, büyük kayıplara raÄŸmen, düşmanı püskürttü. Bu arada yapılan Seddülbahir, Arıburnu ve deniz savaÅŸları çok kanlı geçti. Düşman, Seddülbahir’e 26 Nisan günü, top ateÅŸiyle hücuma baÅŸlamıştı. 1 Mayıs gecesi ve daha sonraki günlerde, 17 000 kiÅŸilik Türk kuvveti karşı saldırıya geçti. Fakat, bunda baÅŸarı kazanılamadı ve Türkler, 16 000 kayıp verdiler. İngilizlerin kaybı, 14 000 kiÅŸiydi.

Düşmanın ikinci hücumu, 6-8 Mayıs arasında, Alçıtepe’yi ele geçirmek oldu. Birkaç kere siperlere giren Fransızlar püskürtüldü. Sadece birinci hat siperleri, düşman elinde kaldı. 26 Nisan’da ve daha sonraki günlerde denizde savaÅŸlar oldu. Türklerin Nurulbahir adlı gemisi battı. Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşılık, İtilâf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

14 Mayıs’ta İngiliz harp komitesi, savaÅŸa devam kararı aldı ve İngiliz kabinesinde bazı vekiller deÄŸiÅŸtirildi. 18 Mayıs’a kadar nemli çarpışma olmadı. Haziran ayında, kanlı siper muharebeleri yapıldı. 4 Haziran’da 50 000 kiÅŸilik İngiliz ve Fransız ordusu, 25 000 kiÅŸilik Türk ordusu üzerine, top ateÅŸi desteÄŸinde taarruza geçti. Taarruzda zırhlı araçlar da kullanıldı. Bu hücum, Çanakkale’deki en kanlı muharebe oldu. Düşman, bazı Türk siperlerine girdi. 9 Temmuz’da Seddülbahir kumandanlığına Vehip PaÅŸa getirildi. Biraz sonra Kerevizdere savaÅŸları baÅŸladı. Çıkarmanın baÅŸlamasından 70. güne kadar Türk ordusu, 100 000 kayıp verdi. Her ÅŸeye raÄŸmen düşman ilerlemeyi baÅŸaramadı, yeni bir çıkarma yapmaya karar verdi. Amaç, Anafartalar platosunu ve Kocaçimen’i ele geçirmekti. Taze kuvvetler, AÄŸustos başında Suvla kıyılarına, baskın halinde çıkarma yaptılar. Bunun üzerine Mustafa Kemal’in emriyle 28. ve 41. alaylar, 10 AÄŸustos’ta hücuma hazırlandı. Kumandanın kısa bir konuÅŸmasından sonra, süngü hücumu baÅŸladı. Düşman, siperlerinde bastırıldı. Türkler, Åžahinsırt’a kadar ilerledi. SavaÅŸ sırasında, Mustafa Kemal’in göğsüne bir ÅŸarapnel parçası çarptı. Düşman, Mustafa Kemal’in yönettiÄŸi bu harekâtla, ağır kayıplar vererek püskürtüldü.

1915 yılının sonbahar ayları, kanlı fakat sonuç alınamayan çarpışmalarla geçti. Türk baÅŸkumandanlığı, 1. Orduyu Gelibolu’ya yolladı. Böylece Türk ordusu, 21 tümene çıktı. BaÅŸlangıçta üç gün içinde Çanakkale BoÄŸazını geçeceklerini sanarak giriÅŸtikleri savaşı bir an önce sonuçlandırmak isteyen İtilâf Devletleri, yeni kuvvetler saÄŸlamaÄŸa çalıştılarsa da sonuç alamadılar. General Charles Monroe, Çanakkale’nin boÅŸaltılması gereÄŸini belirten bir rapor verdi. Bunun üzerine, 5 Aralık tarihinde iki İngiliz tümeni, Selânik’e gönderildi. Kasım ayında baÅŸlayan yaÄŸmur ve kar fırtınası, siperlerde birçok askerin boÄŸulmasına sebep oldu. Bu felâkette düşmanın kaybı da çoktu.

Limanda birçok küçük gemi battı. Neticede çıkarma sahaları, düşman tarafından boÅŸaltıldı. Gizlice yapılan boÅŸaltma harekâtı sonucu, Ocak 1916′da Gelibolu yarımadası tamamen bırakılmış oldu. Bu arada bazı çarpışmalar da oldu.  Anafartalar ve Arıburnu çekilmesi sırasında dikkati dağıtmak için, düşman, 19 Aralık günü Seddülbahir bölgesine saldırdı. Buraya döşenmiÅŸ olan mayınlar, Türklerin düşmanı takibine imkân vermedi.

Çanakkale, I. Dünya Savaşında Türkiye’nin çarpıştığı on cepheden biriydi. Türk kara ordusu, savaÅŸ araç ve gereçleri bakımından çok zayıftı. Burada görev alan Türk deniz kuvvetleri, 1911-1912 İtalyan ve 1912-1913 Balkan savaÅŸlarında yıpranmış durumdaydı. SavaÅŸ sırasında Türkiye, müttefiklerinden beklediÄŸi yardımı göremedi. Sadece Alman subayları, Türk subayları yanında görev aldılar. Avusturya’nın yardımı, iki bataryadan ibaret kaldı. Beklenen silah ve malzeme yardımı saÄŸlansaydı, sonuç çok daha farklı olabilirdi.

Çanakkale savaÅŸları, 8,5 ay sürdü. Türk ordusunun karşı koymasıyla, Çanakkale, Irak, Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, batıdaki ana cephelerinden uzak tutulmuÅŸ oldu. SavaÅŸlar, iki taraf için de büyük kayıplara sebep oldu. İtilâf devletleri, Çanakkale’ye önce 70 000 kiÅŸi göndermiÅŸlerdi. Sonradan bu kuvvet 500 bin kiÅŸiye çıkarıldı. Bunun 400 000′i İngiliz, 79 000′i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı, 115 000′i ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen, 90 000′i hasta olmak üzere 205 000 idi. Fransızların kaybı 47 000′di. Türklerde ise ÅŸehid, yaralı ve hasta sayısı, 252 300′ü buldu.

Popularity: 46% [?]

25
Tem

Göktürkler

   Yazan: admin   Kategori: Tarih

GÖKTÜRKLER
Göktürkler 552-742 arasında Orta Asya’da birçok Türk boyunun Asena boyu önderliğinde birleşmeleriyle oluşmuş bir topluluk ve tarihte “Türk� adını kullanmış ilk devlettir.�Gök� adı da Türkler’in o zamanki inanışlarına gore taptıkları Gök Tanrı’dan gelir.Göktürkler’in siyasal,yönetsel ve toplumsal alanda yarattığı geleneğin izleri daha sonraki Türk devletlerinde de belirgin olarak görülür.

Orta Asya’da yaşayan Türk boyları büyük Hun Devleti’nin 216’da parçalanmasından sonra yaşamlarını eskisi gibi dağınık olarak sürdürmeye başladılar.Zaman içinde bunların bir bölümü Çin’e bir bölümü Avarlar’a bağlanmak zorunda kaldı.Altay Dağları’nın doğu eteklerinde yaşayan Asena Boyu da 6. yüzyılın başlarında Avarlar’a bağlı durumdaydı.Bu sıralarda Asene Boyunun başına geçen Bumin 530’larda bağımsız davranmya başladı.534’te Batı Tabgaç hükümdarıyla kendi adına siyasal bir ilişki kurdu ve fetihlere girişti.Bumin,Toles Boyu’nun 546’da Avarlar’a karşı giriştiği ayaklanmayı bastırarak gücünü gösterdi.Avar hükümdarından da bundan böyle kendisine ve halkına daha farklı davranmasını istedi.bu isteğin geri çevrilmesi üzerine Tabgaçlar’la birleşen Bumin 552’de Avar ordusunu büyük bir bozguna uğrattı.Avarlar’ın büyük bir bölümü Çin’e sığınırken,bir bölümüde Batı’ya göç ederek 563’te Avrupa’da yeni bir devlet kurdu.

Böylece Göktürk devletini kuran ve Hunların eski başkent bölgeleri Ötüken’i merkez edinerek “Kağan� sanı alan Bumin, batı bölgesinin yönetiminide “Yabgu� sanı verilen kardeşi İstemi’ye bıraktı.

Bumin 552’de ve büyük oğlu Kolo’nun da 553’te ölümü üzerine başa geçen küçük oğlu Muhan döneminde Göktürkler döneminde iyice güçlendiler.Muhan Kağan Tabgaçlar’la işbirliğini sürdererek Moğolları ve Tibetliler’i yenilgiye uğrattı.555’te de Avar Devletine kesin olarak son verdi.557’de Batı Tabgaç Devletinin dağılması üzerine onların elindeki topraklarıda ülkesine kattı.Batı bölgesini yöneten İstemi’de Altay Dağlarından Tanrı dağlarına kadar uzanan toprakları egemenliği altına aldı.Akhunlar üzerine akınlar düzenledi.Bu devlete komşu olan İran’daki Sasanilerle siyasal ilişki kurdu.İpek yolunun önemli bir bölümünü denetimi altında tutan Akhunlulara karşı Sasanilerle birleşen İstemi 562’de bu devlete son verdi.Akhunların toprakları Göktürklerle Sasaniler arasında paylaşıldı.Böylece Maveraünnehir ile batı Türkistan’nın doğu kesimi,Kaşkar,Hoten gibi merkezler ve en önemlisi İpek Yolunun denetimi Göktürklerin eline geçti.Bu durumdan hoşnut kalmayan Sasaniler İpek ticaretini baltalamaya giriştiler.Bu kez Bizans İmparatorluğu ile ilişki kuran İstemi,Bizansın Sasaniler üzerinde baskı yapmasını sağlayarak İpek yolu ticaretini yeniden düzene soktu.

Göktürkler’I büyük bir imparatorluk haline getiren Muhan 572’de,İstemi de 576’da öldü.Muhan’ın yerine kardeşi Tapo,İstemi’nin yerine de oğlu Tardu geçti. Budacılık’I benimseyen Tapo döneminde ülkede Çİn’nin etkisi güçlendi. Tapo Çin’nin içişlerine de karıştı.Pekin’e bir sefer dü ülkede Çİn’nin etkisi güçlendi. Tapo Çin’nin içişlerine de karıştı.Pekin’e bir sefer düzenledi ve Çin yönetiminden bazı ödünler kopardı.Ama Tapo’nun öldüğü yıl olan 581’de Çin’de Sui hanedanı birliği sağlayınca bu kez durum tersine döndü.Bundan sonar Çinliler Göktürkler’in içişlerine karışmaya başladılar.Çinliler Tapo’nun ölümünden sonra devlet konseyinin Kolo’nun oğlu İşbara’yı hükümdar ilan etmesi üzerine, Muhan’ın oğluyla Tapo’nun oğlunu yeni hükümdara karşı kışkırtılar. Büyük bir karışıklık içine düşen Göktürkler üstünde Çİn’in etkisi iyice arttı.İşbara’nın 587’de ölümünden sonra başa geçen bütün hükümdarları Çinliler belirledi.Bu arada batı bölgesini yöneten Tardu Göktürkler’in birliğini sağlamak için bazı girişimlerde bulundu.600’de Çin’e yönelik seferinde başarısızlığa uğradı ve ağır kayıplar verdi.602’de Ötükeni ele geçirmek için başlattığı harekatta geçtiği topraklara çok sert davranması üzerine birçok Türk boyu ayaklandı.Kaçmak zorunda olan ve 603’te öldüğü sanılan Tardu’dan sonra batı bölgesi de Çin etkisine girdi.Bu durumda birçok Türk boyu Göktürk yönetiminden ayrılmak zorunda kaldı. Tölesler,Onoklar,Karluklar gibi kalabalık bazı boylarında ayaklandıkları da görüldü.Sonunda Çinliler 630’da once doğu bölgesinin,ardından da batı bölgesinin yönetimini bütünüyle ellerine aldılar.

630-680 arası Göktürkler’in karanlık dönemidir.Bu yıllarda Çinliler’in başa geçirdikleri hükümdarlar göstermelik birer kişi olmaktan öteye geçemediler.Bu dönemin en öenmli olayı Çin sarayının koruma birliğinde görevli bir Göktürk soylusu olan Kürşad’ın darbe girişimidir.Kürşad’ın 639’da 40 arkadaşıyla birlikte Çin hükümdarını öldürüp yönetime el koyma girişimi başarısızlığa uğradı;Kürşad ve arkadaşları öldürüldü.Bu arada dağılmış durumdaki boyları birleştirmek yolunda gizlicve tasarılar yapan önderler de vardı.Bunlardan biri Kutluğ’du ve boylarla yakın bağlar kurup başkanlığını kabul ettirdi.En büyük yardımcısıda daha sonra Göktürk tarihinde önemli rol oynayacak olan Tonyukuk’tu.İkisi birlikte 681’de Çin’e bir akın düzenleyerek öenmli ölçüde ganimet elde ettiler.Bu başarıları başka boyların da onlara katılmasını sağladı.İyice güçlendiğine inanan Kutluğ 682’de bağımsızlığını ilan edip “il kurtaran� anlamına gelen İlteriş adını alarak İlteriş Kağan diye anılmaya başlandı.Çin’e birçok sefer düzenleyen İlteriş Kağan en büyük düşmanı olarak gördüğü bu ülkeyi zayıflatmayı amaçlıyordu.İlteriş Kağan 692’de öldüğünde geride eski topraklarına büyük ölçüde egemen olmuş bir Göktürk Devleti bıraktı.Çocukları Bilge ile Kültigin’in yaşları küçük olduğundan yerine kardeşi Kapağan Kağan geçti.Onun döneminde de Çinliler ve Kırgızlar’la sürekl, svaşlar oldu.

Kırgızlar’I yendikten sonra iyice genişleyen ülkenin yönetimini yeniden düzenleyen Kapağan Kağan,küçük kardeşi Tosifu’yu doğu bölgesine ağabeyi İlteriş’in oğlu Bilge’yi de batı bölgesine “şad�(komutan) olarak atadı.KapağanKağan’la anlaşmazlığa düşen Tonyukuk da Bilge’nin yanındaydı.Kapağan Kağan 716’da ölünce yerine oğlu İnel Kağan geçti.Ama Kapağan Kağan yönetiminin sert tutumu yüzünden baş gösteremeyen karışıklıkları öneleyemeyen İnel Kağan kısa bir süre sonra Kültigin tarafından tahttan indirildi.Kültigin ağabeyi Bilge’yi Kağan yaptı,kendisi de ordunun yönetimini üstlendi.Bilge Kağan dönemi siyasal bakımdan en kararlı dönem oldu.Ancak Tonyukuk’un 725’te,Kültigin’in de 731’de ölümünden sonra Bilge Kağan yalnız kaldı. O da 734’te öldürülünce Göktürkler yeniden karışıklık içine düştüler.Bilge Kağan’dan sonra tahta geçen oğlu Türk Bilge Kağan ile Tengri Kağan’ın yaşları küçük olduğundan yönetim anneleri Pofu’nun elinde kaldı.Bundan yararlanmak isteyen Basmıllar,Karluklar ve Uygurlar birleşerek Asena soyundan gelen başbuğunu 742’de Kağan ilan edip.Göktürk egemöenliğine son verdiler.745’te de yönetim Uygur Başbuğu Kutluğ Bilge Kül’ün eline geçti.Bundan sonra Göktürk topraklarında Uygur egemenliği başladı.

Göçebe topluluklardan oluşan Göktürkler’in büyük bir bölümü devletin oluştuğu dönemde köyler ve kentler de kurmuşlardı.Isıkgöl yakınlarındaki Barsan kalıntıları Göktürkler’in yerleşik uygarlığının bir hayli gelişmiş olduğunu göstermektedir.Göktürkler büyük ölçüde hayvancılık ve tarımla uğraşırlardı.Ama madencilik yapan bir kesim de vardı. Bunlar özellikle demircilikte çok ileriydiler. Altya Dağları ile Sayın Dağları’ndan çıkarılan cevherin işlenmesiyle elde edilen demirden daha çok sdavaş ve tarım araç gereçleri yapılırdı.Göktürkler’in Türk tarihindeki önemli rollerinden biri de ilk Türk alfabesini oluşturmalarıdır.Yazıtları, 38 harften oluşan bu Türk tarihinin en önemli belgeleri oldukları gibi türk dilinin de en eski yazılı örnekleridir.

UYGARLIK
Göktürkler tarihte ilk defa Türk adını kullanmışlardır.Ötüken’de outran Kağan,bütün Türk boylarının başı sayılırdı.Kağan’nın karısı �Hatun� ,çocukları “Tegin� veya “Tigin� adını taşırlardı.Kağan’dan sonra devlete bağlı boyların reisi olan hanlar gelirdi.Sonra “Yabgular� ve “Buyruk� diye adlandırılan yüksek dereceli devlet memurları gelirdi.Göktürkler’de Kağanlık ikiye ayrılmıştı. Kağanlığın ikiye ayrılmasının iki sebebi vardı.Birinci sebebi bu bir Türk geleneğiydi.İkinci sebebi ise Devletin kolay yönetilmesini sağlamaktı.İki bölgede de birer Kağan bulunurdu.Batıdaki Kağana Yabgu denilirdi.Doğudakine ise Kağan ünvanı verilirdi.Her zaman Doğu tarafı batıya bağlıydı ve daha üstündü.

Göktürkler 12 hayvanlı takvim kullanırdı.Her yıl bir hayvan adı alırdı.Bunlar yılan,sıçan,öküz,Kaplan,tavşan,kopek,ejder,at,koyu n,tavuk,maymun,domuzdur.

Göktürkler dönemi,Türkler’in bozkır göçebe uygarlığından yerleşik tarım uygarlığına geçiş dönemidir.Bu dönemde hayvancılığın yanı sıra tarımda yapılmış,etrafı duvarlarla çevrili kentler meydana getirilmiştir.

Kaya resimlerinden anlaşıldığı gibi Göktürkler deri veya keçe çizme ve uzun kaftan giyerlerdi.Savaşırken başlarına tulga geçirir,uzun ve eğri kılıçlar kullanırlardı.

Göktürkler’in,Türk dilinin özelliklerine uygun bir yazıları vardı.38 harften oluşan Göktürk halfabesinde satırlar soldan sağa yazılırdı.Bu alfabe ile yazılmış olan Orhon ve Yenisey yazıtları Türk dilinin 7.yüzyılda gelişmiş bir kültür dili olduğunu gösterir.

Göktürkler Türkler’in ulusal dini olan Şamanlığa bağlıydılar.Başta Göktanrı olmak üzere doğa güçlerine taparlardı.Hakanın hizmet yetkisini Tanrı’dan aldığına inanılır,bu görevi iyi bir şekilde yerine getirmesinin de bir Tanrı buyruğu olduğu kabul edilirdi.

Yazıtlardan anlaşıldığına göre Göktürkler’de ölen bir kimsenin ruhunun bir kuş gibi uçup gittiğine inanılır ve onun için “yuğ� denilen cenaze törenleri yapılır,ardından ağıtlar yakılırdı.

BİLGE KAĞAN YAZITI
Bilge Kağan’ın ölümünden sonra oğlu tarafından diktirilmiş 735’te,yazısınıda yeğeni Yollug Tigin yazmıştır.Yazıt,piramit biçiminde büyük bir taş kütlesi üzerindedir.Taşın doğu cephesinde 41,dar olan kuzey ve güney cephelerinde 15’er satır vardır.Batı cephesindeki yazılar Çince’dir.Asıl metin ve bugunkü şekil olarak yazıttan bir örnek: �Üze kök tengri asra yağız yir kılındukda ikin ara kişi ogli kılınmış.Kişi oglında üze eçüm apam Bumin Kağan olurmış.Olurupan Türk budunung ilin törüsin tuta birmiş,iti birmiş.� Anlamı ise şudur:�Üstte mevi gök,altta kara yer yaratılınca,ikisi arasında insanoğlu yaratılmış.İnsanoğlunun üzerine atalarım Bumin Kağan tahta geçmişler.Oturmuşlar Türk milletinin ülke ve kanunlarını idare ve tanzim etmişler.

Popularity: 42% [?]